Tema Grup

Tarımsal Üretim Ekonomisi ve Enflasyon Etkileri 2025 Yaşananlar– 2026 Beklentiler

Türkiye ekonomisi 2025 yılında enflasyonla mücadelede teknik olarak “ilerleme” kaydederken, hanehalkı cephesinde aynı iyimserlik hissedilmedi. Bunun temel nedeni açık: Gıda fiyatları, genel enflasyondan koparak kendi kulvarında yükselmeye devam etti. 2025 yılı başlarında yaşanan ve bir çok ili etkileyen zirai don, canlı büyükbaş hayvanlarda şap salgını ve yılın son çeyreğinde hızlanan et–süt fiyat artışları, gıda enflasyonunu yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkarıp sosyal ve sağlık boyutları olan bir krize dönüştürdü.   Zirai Donla Başlayan Zincirleme Etki 2025’in Şubat-Nisan ayları aralığında 65 ilde yaşanan yaygın zirai don, özellikle armut, ayva, badem, ceviz, elma, erik, fındık, kayısı, kiraz, limon, mandalina, nektarin, portakal, şeftali, üzüm ve fıstıktan oluşan 16 meyve grubu, çeşitli sebze grupları, buğday, arpa, erken ekilen şekerpancarı, mısır ve diğer hubuat grupları ve yem bitkileri üretiminde ciddi kayıplara yol açtı. Bölgesel saha tahminlerine göre bazı ürünlerde %15 ila %30 arasında verim kaybı oluştu. Bu kayıplar kısa vadede fiyatlara sınırlı yansısa da yılın ilerleyen aylarında arz daralması belirginleşti. Tarım ekonomisinin bilinen gerçeği burada tekrar ortaya çıktı: Üretimdeki her %10’luk düşüş, gıda fiyatlarında %20’yi aşan artış riskini beraberinde getiriyor. Nitekim 2025’te gıda fiyatları, manşet TÜFE’nin belirgin biçimde üzerinde artış gösterdi.   Şap Salgını: Hayvancılıkta Arz Şoku Zirai don krizinin yarattığı baskıya yıl içinde görülen şap salgını eklendi. Hayvan hareketlerinin kısıtlanması, verim kaybı ve bazı işletmelerin canlı hayvan varlığını kaybetmesi nedeniyle üretimden çekilmesi; özellikle hayvancılıkta arzı daralttı. Tahminlere göre 2025’te büyükbaş hayvan varlığında %3–4 ve kırmızı et arzında ise %5’e yakın bir daralma yaşandı. Bu daralma, yem maliyetleriyle birleşince fiyatlara kaçınılmaz olarak yansıdı. 2025 yılında Türkiye’de görülen ve ülke genelinde hayvan pazarlarının kapatılmasına neden olan şap hastalığının ekonomiye vereceği kaybın yıllık yaklaşık 4,1 milyar dolar (162 milyar lira) olması bekleniyor. Bu ekonomik kaybın yanı sıra hayvancılık sektörünün gerilemesine ve buna bağlı sanayi işletmelerinin kapanmasına, istihdam açıklarının oluşmasına neden olabilecek seviyede olduğu değerlendirilmekte.   Yıl Sonu Gerçeği: Et ve Süt Fiyatları 2025’in son çeyreği, gıda enflasyonunun toplum nezdinde görünür hale geldiği dönem oldu. Yıl sonuna doğru kırmızı et fiyatları %20–25, çiğ süt fiyatları ise %15–20 aralığında arttı. Bu artış yalnızca et ve sütle sınırlı kalmadı. Peynir, yoğurt, tereyağı ve hazır gıdalar başta olmak üzere geniş bir ürün grubuna yayıldı. Böylece gıda enflasyonu, genel TÜFE’nin 10 puan ve üzeri seviyelerde üzerinde seyretti.   TÜFE – Gıda TÜFE Makası ve Ekonomik Denge 2025’te ortaya çıkan tabloda para politikasıyla talep baskılandı, TÜFE geriledi; ancak tarımdaki arz sorunları çözülemediği için gıda fiyatları yükselmeye devam etti. Bu durum, enflasyon algısını bozdu, gelir dağılımını olumsuz etkiledi ve dar gelirli kesimlerin satın alma gücünü daha sert aşındırdı. Ekonomik denge açısından bakıldığında, gıda enflasyonu; ücret taleplerini, sosyal destek ihtiyacını ve kamu harcamalarını artıran gizli bir maliyet unsuru haline geldi.   Gıda Enflasyonu ve Toplum Sağlığı Gıda fiyatlarındaki artış artık yalnızca bütçeleri değil, beslenme alışkanlıklarını da değiştiriyor. 2025’te özellikle dar gelirli hanelerde hayvansal protein tüketimi azaldı, taze sebze–meyveye erişim zorlaştı ve daha ucuz ama besin değeri düşük, işlenmiş ürünlere yönelim arttı. Bu eğilimin orta ve uzun vadede sonucu açık: yetersiz beslenme, çocuklarda gelişim sorunları, obezite ve kronik hastalık riskinde artış. Yani gıda enflasyonu, bugünün fiyat sorunu olmanın ötesinde yarının sağlık bütçesi riskidir.   2026 Beklentileri: Fırsat mı, Tekrar mı?   2026 için açıklanan tarım ve hayvancılık destekleri rakamsal olarak güçlü. Doğrudan tarımsal desteklerin 170 milyar TL’ye, hayvancılık desteklerinin ise 35 milyar TL’nin üzerine çıkması öngörülüyor. Ancak asıl belirleyici olan, bu kaynakların nasıl kullanılacağı. Eğer 2026’da planlı üretim gerçekten uygulanır, yem ve gübre gibi girdilerde maliyet düşürücü adımlar atılır, hayvan hastalıklarına karşı etkin koruyucu sağlık politikaları devreye alınır, iklim risklerine karşı üretici daha güçlü sigorta mekanizmalarıyla korunursa, gıda enflasyonu ile TÜFE arasındaki makas daraltılabilir.   Sonuç: Enflasyonun Çözümü Tarlada 2025’in rakamları çok net bir gerçeği gösterdi. Türkiye’de enflasyon, sadece faizle veya para politikasıyla kontrol edilemez. Donun vurduğu tarla, şapla kapanan ahır ve maliyet baskısı altındaki üretici varken; gıda fiyatları düşmez. Gıda enflasyonu düşmeden, ne fiyat istikrarı sağlanır ne de toplum sağlığı korunur. Bu nedenle tarım politikası, artık sadece bir üretim meselesi değil; doğrudan bir enflasyon ve halk sağlığı politikasıdır.   Türkiye’nin 2026 sınavı tam da burada başlayacak.   Aziz Bora ELÇİN LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

ENFLASYON DÜZELTMESİ Mİ, SİSTEMİN DÜZELTİLMESİ Mİ ?

2004 yılında çıkarılan 5228 sayılı Kanun, düşük enflasyon oranıyla geçilen 15 yılda önemli sorunlara yol açmamışken, son 5 yıllık dönemde yaşanan yüksek enflasyondan kaynaklı tahribat, 2024 yılından itibaren enflasyon düzeltmesini zorunlu hale getirince fark ettik; fiyat artışlarının yüksek olduğu dönemlerde, enflasyon düzeltmesi uygulamasının zorluğunu ve muhasebe mesleğini icra edenler için yarattığı kaosu.   Enflasyon nedeniyle fiyatların sürekli artmasından dolayı, gerçeği yansıtmaktan uzaklaşan mali tabloların güncellenerek gerçeğe yaklaştırılması bir zorunluluk arz ettiğinden, 2001 yılında yaşanan yüksek enflasyon üzerine 2002 ve 2003 yıllarında uygulanmış olan enflasyon düzeltmesinden 20 yıl sonra, tekrar yaşanan yüksek enflasyon nedeniyle, 2024 yılından itibaren yeniden gündeme gelen ve aslında vergisel sonucu olmaması gereken bu uygulama; özkaynaklar, duran varlıklar, stoklar gibi kalemler açısından her işletmenin kendine özgü durumuna göre beklenmeyen vergilere, sürpriz zararlara ve hatta zarar vergilerine yol açmıştır.   TOBB’un, “Enflasyon muhasebesi, firmalarımız için zorunlu bir ihtiyaç haline geldi. İş dünyası olarak bu konuda gerekli adımların atılmasını bekliyoruz” açıklamalarıyla başlayan,   TÜRMOB’un önce “Enflasyon düzeltmesi için bütün muhasebe ordumuzla hazırız” startıyla uygulamaya geçen, ama sonra “Enflasyon düzeltmesi ile ilgili bir yanlışın daha büyük bir yanlışla düzeltilmeye çalışılması inanılır gibi değil. Üstelik böyle bir düzenlemenin büyük hata olacağı muhataplarına anlatılmıştır. Yapılması gereken beyannamesini verenlerin düzeltme yapmasını ihtiyari bırakmaktır. Kamuoyuna yansıyan Tebliğ Taslağının yayımlanması halinde daha kaotik bir durum ortaya çıkacaktır. Devlet aklının acilen devreye girmesi gerekmektedir” açıklamasıyla, enflasyon düzeltmesinin yanlış uygulandığını ortaya koyan,   TOBB’a ait TEPAV’ın 19.12.2025 tarihli Bütçe Raporunda “Kurumlar Vergisi ve Enflasyon Düzeltmesi: Ne İçin Yola Çıktık Nereye Vardık: Kurumlar vergisinde enflasyon düzeltmesinin kurgusunda yaşanan problemlerden kaynaklı güçlü sermayeye sahip şirketlerin vergilerinde düşüş yaşanmış, aksine yükümlülüğü yüksek olan büyük firmaların ile orta ölçekli firmaların göreli olarak kurumlar vergisi yükümlülükleri artmıştı. Bu ise vergi ödeme kabiliyeti yüksek olan şirketlerin kazançlarının vergi dışı kalması nedeniyle kurumlar vergisi tahsilat tahminini hızla aşağı çekmiştir. 2025 yılında kurumlar vergisi tahsilatı, hedefin 450 milyar TL altında kalmaktadır. Bu tutar, hemen hemen 2025 yılı bütçe deprem harcamalarına eşittir.” tespitine yer verildiği,   Bu arada Anayasa Mahkemesinin 16.01.2024 tarihli ve 32431 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan E.2023/105, K.2023/208 sayılı Karar ile 213 sayılı Vergi Usul Kanununun Geçici 33 üncü maddesinde yer alan ve 2021 yılında enflasyon düzeltmesi uygulanmaması sonucunu doğuran ibareyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal ettiği,   Nihayetinde, iş dünyasından ve muhasebecilerden gelen talepler üzerine, enflasyon düzeltmesinin uygulamaması için 24.12.2025 tarihli ve 7571 sayılı Kanunla düzenleme yapılarak 2028 yılına kadar ertelenmesiyle, 2 yıldır süren tartışmaların şimdilik son bulduğu Enflasyon Düzeltmesi uygulamasından söz ediyoruz.   Ancak işin esasına bakıldığında bir taraftan Maliye Bakanlığı açısından vergi kaybına yol açan, diğer taraftan işletmelerin çoğunluğunun şikayetçi olduğu ve özellikle de mali müşavirlere zor günler ve geceler yaşatan enflasyon düzeltmesindeki bu tartışmalar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle başlayan ve etkileri gittikçe artan yönetim sistemimizdeki sorunları ortaya çıkaran ve ortak akıldan uzaklaşıldığını gösteren güncel bir hadisedir.   Kariyer meslek mensuplarından oluşan bir bürokrasiye sahip Maliye Bakanlığında, düzenleme yapılması ihtiyacı ortaya çıkan bir konu için, ilgili birim uzmanlarınca etki analizleri de yapılmak ve ortaya çıkacak sonuçları doğru şekilde öngörülmek suretiyle mevzuat taslaklarının hazırlandığı, Bakanlığın diğer birimleriyle konunun olgunlaştırıldığı, önce diğer bakanlık ve ilgili kuruluşların görüşlerinin alındığı, sonra sektör temsilcilerinin sorunları ve görüşleri dinlenerek son halinin verildiği ve nihayetinde Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü tarafından hükümet politikaları doğrultusunda Bakanlar Kurulunda kanun tasarısı veya kararname haline getirildiği bir devlet işleyişinden; yasama yetkinliği sınırlı olan milletvekilleri tarafından verilen kanun teklifleriyle yasama faaliyetinin yürütüldüğü veya Bakanlar Kurulu Kararları yerine Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle düzenlemelerin yapıldığı bir sisteme geçilmiş bulunulmaktadır.   Son dönemde sık sık yaşanan buna benzer tartışmalar, düzenleme ihtiyacı olan konuların Bakanlar Kurulu tarafından kanun tasarısı haline getirilip TBMM’ye gönderilmesi uygulamasının ne kadar anlamlı ve devlet geleneğimize uygun bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır. Şu an fiilen bir Cumhurbaşkanlığı Kabinesinin varlığı dikkate alındığında, ilgili bakanlık tarafından yine önceki usullerle hazırlanarak Cumhurbaşkanlığına sunulacak ve Bakanlar Kurulu tarafından son hali verilecek Kanun Taslaklarının, iktidar parti grup/grupları tarafından Kanun Teklifine dönüştürülmek suretiyle TBMM’ye sunulması için bir Anayasa değişikliğine de ihtiyaç bulunmamaktadır.   Sistemin etkin çalışmasına engel teşkil eden bürokratik oligarşiyi azaltmak üzere yola çıkılıp, işin uzmanlığını ve devlet adamlığını temsil eden bakanlık müsteşarlığı müessesesinin kaldırılması, kadim devlet işleyişimizi olumsuz etkilemiştir. Devlet geleneğimizin en önemli kurumlarından olan Adalet Bakanlığı ile Maliye Bakanlığında, daima meslekten gelen ve “istişare edilen” anlamına gelen müsteşarlar aracılığıyla, siyasal iktidarların politikalarının yapılacak düzenlemelere doğru şekilde yansıtılması ve bu düzenlemelerin etki analizleriyle sonuçlarının önceden öngörülmesini sağlayan müsteşarlık makamına ne kadar ihtiyaç olduğu ortadadır.   Başbakanlık Müsteşarı gibi bir devlet adamının, İdari İşler Başkanı pozisyonuna dönüştürüldükten sonra, yeniden Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterinin ihya edilmesinin, devleti temsil eden ve istişare edilen müsteşar kadrolarının yeniden oluşturulması ve devamında Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı gibi bir makamının da yeniden gündeme gelmesi dileğiyle, son dönemdeki enflasyon düzeltmesi uygulamasında yaşanan tartışmalar ile gelgitlerden yola çıkılarak alınması gerekecek tedbirlerin, devlet işleyişimizin gözden geçirilmesine ve ortak aklın yeniden öne çıkarılmasına vesile olmasını ve 2026 yılının güzelliklerle geçmesini temenni ediyorum.   Bahattin IŞIK LinkedIn          

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Vergi Dünyasında 2026 Yılında Bizi Neler Bekliyor

Mükellefler ve vergi profesyonelleri açısından oldukça yorucu bir yılı geride bıraktık. Ülkemizde 2025-2027 Orta Vadeli Program (OVP) çerçevesinde mali disiplin ve fiyat istikrarını önceliklendiren bir maliye politikasının yürütülmeye çalışılması nedeniyle, bütçe gelirleri içerisinde önemli bir yer tutan vergi gelirlerinin artırılması ve bu sayede bütçe açığının sürdürülebilir hale getirilebilmesi için önemli vergi düzenlemeleri yapıldı.   Yıla ilk kez uygulanan Asgari Kurumlar Vergisi ile başladık. İlk kez uygulanması nedeniyle mükellefleri ve bizleri zorlayan düzenlemenin amacı bütçe gelirlerini öngörülebilir hale getirmek ve vergi yükünün belirli mükellef gruplarının üzerinde bırakmamak olarak özetlenebilir.   2025 yılında yapılan vergisel düzenlemelerin ana amacı bütçe gelirleri içinde önemli bir yer tutan vergi gelirlerini artırmak ve istisna ve indirim mekanizmalarını azaltarak verginin tabana yayılmasını sağlamak olarak söyleyebiliriz. Konut kira gelirinden faiz giderinin indiriminin kaldırılması, beyannamelerden alınan damga vergisinin artırılması, emlak vergisi değerlerinin yükseltilmesi, ikinci el araçların devrinde getirilen noter harcı gibi düzenlemeler ile vergi gelirlerinin artırılması hedeflenmiştir. Ayrıca dördüncü geçici vergi beyannamesinin geri getirilmesi de vergi tahsilatlarının öne çekilmesi amacına hizmet etmektedir.   Yeni yatırım teşvik sisteminin yürürlüğe girmesi 2025 yılında yaşanan en önemli gelişmelerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Katma değeri yüksek ve ithal ağırlıklı malların üretimine yönelik önemli teşvikler içeren yeni teşvik sistemi ile kamu kaynaklarının stratejik önemi olan alanlara tahsis edilmeye çalışıldığı söylenebilmektedir. Yeni teşvik sistemi ile vergi indirim oranı tüm yatırım türleri için sabit hale getirilmiş ve daha sonra yapılan yasal düzenlemeler ile yatırıma katkı tutarının kullanılabileceği süreye sınırlama getirilmiştir.   Yıl boyu en çok tartışılan konulardan biri de geçici vergi dönemlerinde uygulanmayan enflasyon düzeltmesinin kurumlar vergi beyannamesinde uygulanıp uygulanmayacağı konusuydu. Yılın son günlerine kadar tartışılan konudaki düzenleme yıl sonuna birkaç gün kala yapılmış ve 2025-2026-2027 yıllarında şartların oluşması halinde dahi enflasyon düzeltmesi yapılmayacağı Kanun hükmüne bağlanmıştır. Enflasyon düzeltmesi bilançoları gerçek durumuna yaklaştırmakla beraber uygulaması oldukça zor ve hataya oldukça açık bir uygulamaydı. Enflasyon düzeltmesinin üç yıl boyunca yapılmayacak olmasının en önemli nedeni sermayesi güçlü ve kar elde eden kurumların enflasyon düzeltmesi nedeniyle karlarının azalacağı ve geçici vergi dönemlerinde enflasyon düzeltmesi yapılmaması nedeniyle ödenen vergilerin bir kısmının mükellefe iade edilmesi ihtimalinin olmasıydı.   Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı tarafından uygulamaya alınan KURGAN ile kayıt dışılığın ve kaçakçılığın azaltılması ve mükelleflerin beyanlarının doğruluğuna yönelik bir erken uyarı sistemi devreye alınmıştır. Yapay zeka destekli bir denetim sistemi olan KURGAN ile sistemin şüpheli gördüğü işlemler hakkında mükelleflere bilgi verilmekte ve gerekli durumlarda düzeltme yapmaları imkanı verilmektedir. Söz konusu uygulama ileriki dönemde daha da aktif olarak kullanılacak ve vergi tabanının genişlemesi ve vergi kayıp kaçağının azaltılması amaçlarına ciddi olarak katkıda bulunacaktır.   2026 Merkezi Yönetim Bütçesi toplam yaklaşık 18,9 trilyon TL harcama ve 16,2 trilyon TL gelir hedefli olarak hazırlandı. Bu hedeflerden yola çıkarak yaklaşık 2,7 trilyon TL bütçe açığı tahmin ediliyor. Bütçe açığının GSYH’ye oranı %3,5 civarında planlanıyor; mali disiplini sürdürücü bir hedef olarak görülüyor.   OVP hedefleri doğrultusunda 2026 yılında da fiyat istikrarını sağlamak amacıyla para politikasına eşlik eden bir maliye politikası sürdürülmeye devam edileceği görülmektedir. Bu kapsamda vergi gelirlerinin artırılması amacıyla denetimlerin sıklaştırılacağı ve vergi istisna ve indirimlerinin yeni düzenlemeler ile kademeli olarak azaltılacağı, reel sektörde yaşanan likidite sıkışıklığı nedeniyle vergi tahsilatının tahmin edilen rakamın altında kalması durumunda yeni bir vergi borcu yapılandırması düzenlemesinin gündeme gelebileceği bir yıl olması beklenmektedir. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın dijitalleşme alanında yaptığı çalışmalar ile Vergi Denetim Kurulu’nun risk odaklı denetim modeline ağırlık vermeye başlaması nedeniyle vergi kayıp ve kaçağının azaltılması amacıyla vergi denetimlerinin artacağı söylenebilir.  Diğer taraftan gelir ve kurumlar vergisi istisna ve indirimlerinden yararlanmayı Yeminli Müşavir Tasdik Raporuna bağlayan düzenleme, mükelleflerin beyannamelerini vermeden önce söz konusu indirim ve istisnaların denetlenmesi ve olası yanlışların henüz beyanname verme aşamasında düzeltilmesi de vergi gelirlerinin artırılmasına yönelik bir fonksiyon icra edebilecektir.   Sonuç olarak 2026 yılı sıkı para politikasının bir miktar gevşeyebileceği ancak bütçe disiplinini sağlamak ve kamu borç ve faiz ödemelerinin bütçeye olan yükünü azaltmak amacıyla sıkı maliye politikasının devam edeceği, bu kapsamda da vergi tahakkuk ve tahsilatının artırılması ve verginin tabana yayılması amacıyla vergi denetimlerinin sıklaşacağı ve teknoloji kullanımını esas alan risk analizi sayesinde nokta atışlı vergi incelemelerinin artacağı, piyasadaki likidite sıkışıklığı ve şirket iflasları nedeniyle vergi tahsilatının istenen seviyelere gelememesi nedeniyle yeni bir vergi borç yapılandırılmasının gündeme gelebileceği bir 2026 yılı bizleri beklemektedir.   Umut VARLI LinkedIn      

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Mali Açıdan 2025’in Görünümü

Yaşayanlar açısından bir yıl daha geride kaldı.   Modern tıp insan hayatını uzattı. Ortalama insan ömrü 60’lı yaşlardan 80’li yaşlara kadar uzandı. Buna rağmen insan hayatı halen çok kısa.   Böyle hissetmemizin nedeni, insanın hayatta kalmaya programlanmış olması.   Koşullar ner kadar kötü olursa olsun, hep geleceğin daha iyi olacağını umut ediyor insan.   Gelecekle ilgili umut, biraz da nerede ve hangi sınıf içinde yaşadığımızla ilgili.   Kiminin umutları az ya da çok gerçek oluyor, kiminin de kısmetine hayal kırıklığı düşüyor.   Türkiye’de yaşayan bizler açısından 2025 sanırım daha çok hayal kırıklıklarının yılı oldu.   2025 yılında enflasyonun 20’ler civarına düşmesini bekliyorduk ama ortalama enflasyon %35,91 olarak gerçekleşti. Düştüğü yer bakımından değerlendirdiğimizde büsbütün başarısızlık diyemeyiz elbette. Enflasyon düştü ama hedeflendiği kadar düşmedi.   2026 yılında %16 hedefleniyor. Bakalım başarabilecek miyiz?!   Büyümede de aynı durum geçerli. 2024’te büyüme oranı %3,3 iken 2025 yılını %3,7 ile tamamlayacağımız hesaplanıyor. 2024 yılına göre 2025’te daha iyi bir büyüme performansı göstermişiz. Ama yine de %4,5-5 civarında olan Cumhuriyet tarihinin ortalama büyüme oranının altında.   Her başarının bir maliyeti var. 2025 yılında bir önceki yıla kıyasla elde edilen başarının maliyetini de emeği ile geçinen sabit gelirliler ile emekliler ödediler.   2025 yılı başında net asgari ücret 22.104.-TL idi. %35,91 ortalama enflasyon altında Aralık ayı sonunda satın alma gücü olarak 16.264.-TL’ye düştü asgari ücretlinin geliri. 2026 yılı için 28.075.-TL olarak belirlendi. Oysa 1 Ocak 2025 tarihindeki satın alma gücüne ulaşması için 30.041.-TL olması gerekirdi. Bu haliyle 30.000.-TL’lik açlık sınırının altında bir asgari ücretimiz oldu. Dahası neredeyse her iki ücretliden biri asgari ücretle çalışıyor. Yani asgari ücret ortalama ücrete dönüştü.   2025 yılının çok tartışılan konularından biri de emlak vergi değerlerinin belirlenmesi oldu. 2025 yılı genel takdir yılı olduğundan asgari arsa metrekare birim değerleri yeniden takdir edildi. Böylece emlak vergi değerlerinde muazzam artışlar oldu. Ahaliyi emlak vergisini nasıl ödeyeceği kaygısı aldı. Aynı durum 2018 yılında da yaşanmıştı ve Gelir İdaresi bir geçici madde ile artışı %50 ile sınırlamıştı. Bu defa da %100 ile sınırladı. Yine adil ve çağdaş bir değerleme metodu çözümü üretilmedi, yine palyatif tedbirle günü kurtarma yoluna gidildi.   Enflasyon muhasebesi bakımından da benzer durum yaşandı. Önce geçici vergi dönemlerinde enflasyon muhasebesi uygulanmaması kararı alındı, ki bu karar doğruydu. Zira geçici vergi dönemlerinde bilanço çıkmadığı için teknik olarak enflasyon düzeltmesi yapılması yanlıştı. Yılın son gününe 5 kala 2025 yılı kurumlar vergisinde de enflasyon düzeltmesi yapılmayacağı hakkında kanun çıktı. Yıl boyunca enflasyon muhasebesi uygulayacağını düşünerek ekonomik ve mali kararlar alanlar elleri böğründe kalakaldılar.   Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler tüm yılı yine mevzuata yetişmeye çalışmakla geçirdiler. O kadar çok değişiklik ve yeni mevzuat çıkıyor ki, işi gücü bırakıp sadece mevzuatı okumaya çalışsalar yine de yetişemeyecek durumdalar.   Her alanda bunca mevzuat değişikliğine bakınca kurumlarımızın görev alanlarıyla ilgili problemleri yakından takip edip çözdükleri düşüncesine kapılıyor insan. Lakin kadim gerçeğimiz öyle değil. Türkiye, hiç bir problemini kökünden çözebilmiş bir ülke değil. 1940’lar, 1950’ler 60’larda yaşadığımız problemlerimiz kimisi de ağırlaşarak devam ediyor. 1970’de de kalkınmakta olan ülkeydik, 2025 bitti halen “kalkınmakta olan” ülkeyiz. Arkamızdan gelenler yetişemeyeceğimiz mesafede öne geçti. Nasıl oluyor bu, neye yarıyor bu kadar mevzuat bir türlü anlayamıyorum.   2026’da enflasyonun hedef kadar olmasa da yine de düşmeye devam edeceğini, büyümenin Cumhuriyet ortalamasını yakalayamasak da yine de pozitif olacağını ve dolaylı vergiler ile işlem vergilerinin artmaya devam edeceğini tahmin ediyorum.   Ama tahmin etmeyip emin olduğum bir şey var: yetişemeyeceğimiz kadar çok mevzuat değişikliği olmaya devam edecek.   Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor” sözünden araklayarak “Maliye, meslek mensuplarına mevzuattan başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor” diyorum ben de.   Herkese sağlıklı, mutlu, huzurlu ve başarılı bir yeni yıl diliyorum.   Ahmet Ozansoy Ortak, Vergi ve Bağımsız Denetim Hizmetleri LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

“Pecunia non olet!”

Son bir yıl içerisinde yapılan vergisel düzenlemeler ile birlikte yurtdışına çıkış harcından özel usulsüzlük cezalarına kadar birçok tutar artırılmış, istisna uygulamalarından bazıları ya kaldırılmış ya da sınırlandırılmış, diğer yandan asgari kurumlar vergisi gibi bazı yeni düzenlemeler ihdas edilmiştir.   Son olarak 19 Aralık 2025 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7566 Sayılı Kanun ile getirilen yeni düzenlemeler ile birlikte yine vergi kanunlarında ve sosyal güvenlik sisteminde önemli değişiklikler yapılmıştır.   Özetle konut olarak kiraya verilen taşınmazların iktisabında kullanılan kredi faizlerinin kira gelirlerinden indirimi uygulaması sonlandırılmış, tapuda gerçekleşen beyanlarda oluşan düşüklüğe uygulanacak ceza miktarı artırılmış, ikinci el araç satış ve devirlerine nispi noter harcı getirilmiştir. Diğer yandan sosyal güvenlik sisteminde işverenlerin ödediği malullük, yaşlılık ve ölüm sigortası prim oranının artırılması gibi bir takım gelir artırıcı düzenlemeler yapılmıştır.   Yapılan bu yeni vergisel düzenlemeleri reform olarak adlandırmak oldukça güçtür. Düzenlemeler genel itibariyle vergi gelirlerini artırmak amacıyla yapılmaktadır. Özellikle personel giderlerinde artış, ülkemizde yaşanan depremler ve faiz giderlerinde artış bütçe açığının artmasına neden olmuştur. 2026 yılı bütçe açığı; GSYH’ya oran olarak yüzde 3,5 olarak hedeflenmiştir.   Bütün bu düzenlemeler akla İmparator Vespasian’ı getirmektedir. Bizde bilinen ve bir kuşağın hababam sınıfı filmleri nedeniyle ezberlediği,  ünlü replikte geçen imparator Neron (Nero Claudius Caesar Augustus Germanicus) öldükten sonra, “bu arada bilinenin aksine  Roma’yı da yakmamıştır”,  Dört İmparator Yılı başlamış  Roma  imparatorluğu tahtına  Galba, Otho, Vitellius ve Vespasian çıkmıştır.   68 yılında İmparator Neron’a düzenlenen suikastin ardından iç savaş başlamış yaşanan bu iç savaş Roma hazinesini tüketmiştir. Neron’dan sonra tahta geçen imparatorlardan biri olan imparator Vespasian, imparatorluk hazinesinin boşalması nedeniyle birçok vergi düzenlemesi getirmiştir. Bunlardan biri ise o zamanlar Roma’da yaygın olan umumi helalardan toplanan idrar vergisidir.   Efsaneye göre İmparator Vespasian ile daha sonra imparator olacak oğlu Titus arasında geçen diyalogda;   Oğul Titus umumi heladan da vergi toplanır mı şeklindeki eleştirisine, Vespasian bir avuç altını alıp oğluna koklatarak bugüne kadar gelen ünlü sözü söyler;   “Pecunia non olet!” para kokmaz   Ülkemizde vergi gelirlerinin dağılımına baktığımızda dolaylı vergiler ağırlıktadır. Sistem olarak adaletsiz olan bu vergilerin ağırlığı gelir dağılımını da ücretliler aleyhine bozmaktadır.   Yeni yılda temennimiz para politikaları yerini maliye politikalarının alması ve Vergilendirmede Eşitlik ve Adalet ilkelerinin tesisi ile mali güce göre vergilendirmeyi sağlayacak adaletli bir vergi sisteminin oluşmasıdır.   Dr. Salih BAYRAM LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Kurumsal Finansman Danışmanı Penceresinden 2025’İ Uğurlarken…

Uygulanan makro ihtiyati politikalar ile kredi büyümesinin dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici bir şekilde oluşmasının sağlanmasına dönük politikaların da etkisiyle, 2025 yılı şirketler kesimi için finansmana erişimde zorlu mücadeleye konu bir sene olmuştur.   Merkez Bankası’nın kredi büyümesine yönelik politikalarında, 2025 yılında para politikası aktarım mekanizmasını desteklemek ve iç talepte dengelenmeyi sağlamak amacıyla Türk lirası ticari kredilerde aylık büyüme sınırı, KOBİ kredilerinde diğer ticari kredilere nazaran daha yüksek tutulmak suretiyle farklılaştırılmış, yabancı para(YP) krediler için de aylık büyüme sınırında kademeli azaltıma gidilmiştir.   Yılın başında %47,5 olan politika faiz oranında, Merkez Bankası tarafından genel olarak düşürme yönünde karar alınmasına rağmen, finansal piyasalarda yılın ilk yarısına doğru meydana gelen gelişmelerin enflasyonun eğilimi üzerindeki etkilerine bağlı olarak faiz oranlarında yükseltme ve zaman zaman da sabit bırakma durumları söz konusu olmuş ve faiz oranları Aralık 2025 te %38 seviyesine gelmiştir. TCMB nin faiz indirimleriyle, finansal koşullarda kısmi bir gevşeme görülmekle birlikte, enflasyonda düşüşü sağlamak, dezenflasyonist süreci devam ettirmek amacıyla parasal sıkılık sürdürülmüştür.   2024 yılının ilk yarısında başlayan dezenflasyon süreci, 2025 yılında da devam etmiş,  2024 yılında yüzde %44 civarında olan yıllık tüketici enflasyonu 2025 yılında düşüşünü sürdürerek Kasım 2025 itibarıyla % 31 e kadar gerilemiştir.   Gerek enflasyonda gerekse faiz oranlarında geçen yıla nazaran meydana gelen iyileşmeye rağmen, bir yandan yabancı para kredilerin büyümesine ilişkin sınırlamalar ile kurdaki oynaklığın azalması, diğer yandan TL cinsinden ticari kredi büyümesine ilişkin sınırlamalar ile finansal şartlardaki sıkılığın etkisiyle şirketlerin para piyasalarından fon sağlamaları ve krediye erişimleri sınırlı düzeyde kalmıştır.   Yurt içinde yıl boyu devam eden sıkı para politikası, şirketler kesimini yurt dışından borçlanma arayışına itmiş olup, TCMB kaynaklarına göre, son bir yılda firmaların yurt içinden sağladığı TL krediler %34,5 büyürken, yurt içinden sağlanan YP kredilerde ABD doları karşılığı %22,5, yurtdışından sağlanan YP kredilerde ise ABD doları karşılığı % 16,2 büyüme görülmüştür. 2025/9 itibarıyla reel sektörün yurt dışından temin ettiği YP cinsi net finansmanın 16,8 milyar ABD doları olduğu, bunun yaklaşık yüzde 10’unun eurobond ihraçlarından kaynaklandığı ifade edilmektedir.   Yurt içi kredilere yeterli ölçüde erişim sağlayamayan reel sektör, sermaye piyasaları aracılığıyla alternatif finansman kaynaklarına ulaşma çabası içinde olmuştur. 2024 yılında 57 milyar TL yi bulan ivme 2025 yılında yakalanamamış olsa da, bu yıl halka açılmalar yoluyla elde edilen fon tutarı(ortak satışları dahil-piyasa değeri olarak) 45 milyar TL yi aşmıştır. 2024 yılında 33 şirket halka açılmak suretiyle kaynak temin ederken, bu sayı  ekonomik ve politik olumsuz gelişmelerin de etkisiyle 2025 yılında 17 de kalmıştır. Satışı gerçekleşen borçlanma aracı ihraç tutarı da 2.095 milyar TL. yi bulurken, bunun önemli bir bölümü (1.493 milyar TL.-%70) yurt dışı borçlanma kaynaklıdır. Yine, borçlanmaların 266 milyar TL. (%13 civarında) lik kısmı yeşil/sürdürülebilir borçlanma aracı şeklinde gerçekleşmiştir.   2025 yılında yurt içi kaynaklı olumsuz makroekonomik ve politik gelişmeler ile küresel ticaret politikalarına ilişkin yaşanan değişimler, korumacı yaklaşımların artması vb. ekonomik ve politik belirsizliklerin de etkisiyle ülkemiz hisse senedi piyasalarına yatırımcı ilgisinde azalma olduğu görülmektedir. 2024 yılı Aralık ayı itibarıyla bakiyeli pay yatırımcı sayısı yaklaşık 6,9 milyon kişi iken 2025 yılı Aralık ayında bu sayı 6,4 milyon kişiye inmiştir.     2026 YI KARŞILARKEN… Küresel büyüme görünümünün 2026 yılında da korumacı ticaret politikaları, jeopolitik belirsizlikler ve tarife savaşlarından olumsuz etkilenmesi beklenmektedir. Devam eden belirsizlikler, gelişmekte olan ülkelere fon akımlarında istikrarın sağlanmasına engel oluşturmaktadır. Dolayısıyla, reel sektörün 2026 yılında da fon kaynaklarına erişime ilişkin sıkıntılarının süreceğini söylemek yanlış olmayacaktır.   Diğer yandan, enflasyonu önlemeye yönelik makroekonomik politikaların, sıkı duruşun önümüzdeki sene de ülkemiz gündeminde yer almaya devam edeceği dikkate alındığında, şirketlerin krediye erişimi, derecelendirme, uygun faiz koşulları gibi pek çok alanda her geçen gün daha önemli hale gelen sürdürülebilirlik konusu, önümüzdeki yıl da finansmana erişimde belirgin rol oynamaya devam edecektir.   Sürdürülebilirlik raporlamasının yaygınlaşması, hatta ülkemizde zorunlu sürdürülebilirlik raporlamasına geçilmesi, sınırda karbon düzenleme mekanizmasının 2026 da devreye girecek olması, sürdürülebilirlik ve yeşil dönüşüm konularının hem ülkemiz hem de şirketler kesiminin gündeminde olmaya devam edeceğini, sürdürülebilir/yeşil borçlanma araçları ihracı yoluyla şirketlerin kaynak sağlamayı sürdüreceğini, kredi kullanımında da sürdürülebilirliği benimseyen firmaların avantajlı olacağını söyleyebiliriz.   2025 yılını tamamlamak üzere olduğumuz şu günlerde, önümüzdeki yıl ve sonraki yıllarda tüm dünyayı meşgul etmeye devam edecek olan sürdürülebilirliğin temel koşulunun da kurumsallığın sağlanmasından, güçlü kurumsal yönetişimden geçtiğini söyleyerek geleceğe umutla bakmaya devam edeceğiz….   Serpil Yaşar Ortak, Sermaye Piyasaları Hizmetleri LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

İnsan Kaynakları: Kurumların Görünmeyen Kalp Atışı

“İnsan kaynakları” dendiğinde akla çoğu zaman tablolar, formlar, performans sistemleri ve prosedürler gelir. Ancak iş dünyasında her verinin, her süreç akışının arkasında daha derin bir gerçek vardır: insan.   Bugün artık insan kaynakları, sadece işe alım ya da bordro süreçlerinden ibaret değil. O, bir kurumun yönünü belirleyen stratejik pusula, kültürün taşıyıcısı ve sürdürülebilir başarının görünmeyen altyapısıdır.   Bir şirketin dili, karar alma biçimi, çalışanlarının sabah işe gelirken hissettikleri — tüm bunlar, insan kaynaklarının dokunduğu alanlardır. Çünkü kurumlar stratejilerle değil, insanlar aracılığıyla hayata geçer.   Geçmişte İK’nın önceliği “yönetmek”ti; bugün ise “anlamak.” Artık güçlü kurumlar, çalışanlarını kontrol eden değil, onlara güvenen ve potansiyellerini açığa çıkaran yapılardan oluşuyor. Bir İK profesyoneli artık yalnızca süreç yöneticisi değil; organizasyonun duygusal nabzını tutan kişidir.   O, potansiyeli fark eder. Sadece performansı ölçmez; insan hikâyesini duyar.   Kurumun hedeflerini gözetirken, o hedefe yürüyen insanların kalbini de gözetir.   Bu dönüşüm, İK’yı bir meslekten öte bir vizyona dönüştürüyor. Çünkü iyi bir İK, sadece işe alım yapmakla değil, “anlamı” işe taşımakla ilgilenir.   Çağdaş insan kaynakları, her kuruma şu üç temel soruyu sordurur: Çalışanların motivasyonlarını, değerlerini, potansiyelini gerçekten görebiliyor muyuz? Adil, ölçülebilir, sürdürülebilir yapılar inşa edebiliyor muyuz? Değerleri duvar yazılarından davranışlara taşıyabiliyor muyuz? Bu üç soru, yalnızca İK profesyonelleri için değil, liderlik sorumluluğu taşıyan herkes için bir pusuladır. Çünkü kurum kültürünü yönetenler, aslında insanların duygusal deneyimini yönetirler.   Sessiz İstifa Son yıllarda “sessiz istifa” kavramı, iş dünyasının önemli bir gerçeğini ortaya çıkardı. Çalışanlar fiziksel olarak işte, ancak duygusal olarak uzak. Toplantılarda sessiz, yeniliklere tepkisiz, sadece görevini yapan ama kuruma ait hissetmeyen bir kitle büyüyor.   Bu durum tembellikten değil, çoğu zaman görülmemekten, anlam kaybından ya da duygusal tükenmişlikten doğar. Bir çalışan işi değil, hissettiği değersizliği bırakır. Bu nedenle insan kaynaklarının en önemli görevi, o sessiz çığlıkları duymaktır. Kelimelere dökülmemiş duyguları, davranışların arasındaki boşluklardan sezebilmektir. Çünkü hiçbir istifa bir anda yaşanmaz; her biri, duyulmayan bir hikâyenin son satırıdır.   Sistemi geliştirmek önemli, ancak sistemi yaşatan “insan dokusunu” korumak daha önemlidir. Çünkü kurumun kalbi hâlâ insandır. Ve kalp yorulduğunda, en sessiz gidişler başlar. İK’nın işi yalnızca sistemi yönetmek değil, sistemin içinde insanı kaybetmemek. Ve belki de geleceğin en büyük rekabet avantajı, tam da bu insani farkındalıkta saklı. İnsanı anlamak, yönetmekten daha zor. Ama onu anlamadan yönetmeye çalışmak, sadece sistem kurmaktır. Oysa bizim işimiz, sistem kurarken insanı kaybetmemektir.   Ezgi BAYTEMUR LinkedIn    

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Şirket Personeline Ait Şahsı Aracın İlgili Şirket Tarafından Kiralanması Hk.

Vergi planlamalarına yönelik alışılmış uygulamaların yerini her geçen gün yeni alternatiflerin almaya başladığı, Şirket ile çalışanların kendi lehlerine imkan sağlayacak çeşitli uygulama ve alternatifleri devreye soktuğu dönemlerden geçiyoruz.   Haliyle, içinde bulunduğumuz ekonomik konjonktür ve dalgalanmalar ile taşıtlardaki yüksek vergi yükü sebebiyle, gerçek ve tüzel kişiler masraf olarak tayin ettikleri gider kalemlerini azaltabilmek amacıyla yeni yöntem arayışlarına girmektedir. Bu kapsamda; Şirket’lerin araç edinme veya kiralama yerine; kendi personellerinin araçlarını Şirket faaliyetlerinde kullanılması için kiralama yönteminin vergisel yönlerini ve muhtemel sonuçlarını inceleyeceğiz.   Bilindiği üzere; konuya ilişkin en alışılagelen uygulama, Şirket’lerin ilgili masraf kalemini filo hizmeti veren başka bir firmadan araç kiralama yoluyla ya da kendi aktifinde bulunan araçları personellerin kullanımına sunmasıyla çözmesidir. Buna karşın, özellikle son dönemlerde tercih edilen uygulamalardan bir tanesi de, Şirket personeline ait aracın şirket tarafından kiralanarak maliyetin azaltılması ve ödeme esnekliğinin yaratılmasıdır. Bu uygulamanın hayata geçirilmesi halinde birkaç hususa dikkat edilmesi Şirket’ler ve aracını kiraya veren personel açısından önem arz etmektedir. Çerçevesi doğru çizilmediği takdirde; Dimyat’a pirince gidilirken evdeki bulgurdan olunabilir.   Gelir Vergisi Kanunu Yönünden Değerlendirme Bilindiği gibi; Gelir Vergisi Kanunu İndirilecek Giderler başlıklı 40. maddesinde safi kazancın tespitinde indirilmesi kabul edilen giderler hüküm altına alınmış olup, ilgili maddenin 5. fıkrasında “Kiralama yoluyla edinilen veya işletmeye dahil olan ve işte kullanılan taşıtların giderleri”nin gider yazılabileceği belirtilmiştir. Keza, Gelir İdaresi tarafından konu ile ilgili verilen bir özelgede: “………Bir masrafın genel gider adı altında masraf yazılabilmesi için, masrafla iş arasında açık, güçlü bir illiyet bağının mevcut olması masrafın işin önemi ölçüsünde yapılmış bulunması gerekeceğinden personelinize ait araçların şirket faaliyetinde kullanılması halinde bu araçlara ilişkin giderler karşılığında yapılan ödemelerin safi kazancınızın tespitinde gider olarak gösterilebilmesi için söz konusu araçların işletme tarafından kiralama yoluyla edinilmesi veya işletmenin aktifinde kayıtlı olması ve işte kullanılması gerekmektedir.” denmekte olup, söz konusu kullanım sonucu yapılan masrafların gider olarak dikkate alınabilmesi için ilgili aracın kiralama yoluyla elde edinilmesi ya da işletmenin aktifinde kayıtlı olması gerekliliği vurgulanmıştır. Başka bir deyişle; personele ait ve Şirket’in aktifine dâhil olmayan ama faaliyet konusu kapsamında işin devamlılığını sağlamak amacıyla kullanılan bir araç için yapılan (akaryakıt gideri, aracın yıpranmasına karşılık yapılan ödemeler vb.) giderlerin safi kazancınızın tespitinde gider olarak kaydedilmesi mümkün değildir. görüşü buunmaktadır [1].   Burada önemli olan; gider yazılacak olan masrafla faaliyet konusu iş arasında açık, güçlü ve anlamlı bir illiyet bağının mevcut olması ile söz konusu masrafın işin gereğiyle orantılı bulunmasının yanı sıra, yazının ilerleyen bölümlerinde bahsi geçecek olan Şirket ile Personel arasında yapılacak olan sözleşmenin varlığıdır. Bu kapsamda; aracını çalıştığı Şirket’e kiralayan personele yapılan ödemelerin brüt rakamları ile aracın kiralanmasına ilişkin sözleşmede yer alan yan masraflar (benzin, kasko, trafik sigortası, bakım, yıkama, vb.) Şirket tarafından gider kalemi olarak dikkate alınabilecektir.   Ayrıca, aynı kanunun Gayrimenkul Sermaye İradının Tarifi başlıklı 70. maddesi 8. fıkrasında “Motorlu nakli ve cer vasıtaları, her türlü motorlu araç, makine ve tesisat ile bunların eklentileri”nin kiraya verilmesinden elde edilen iradların gayrimenkul sermaye iradı olacağı belirtilmiştir.   Yani; gerçek bir kişinin, sahibi olduğu aracı, çalıştığı Şirket’e ya da Gelir Vergisi Kanunu’nun 94’üncü maddesinde sayılan başka bir kuruma kiralaması durumunda elde edeceği kazancın türü “gayrimenkul sermaye iradı” olacaktır.   Yine aynı kanunun Vergi Tevkifatı başlıklı 94. maddesi 5. fıkrasında; 70. maddede yazılı mal ve hakların kiralanması karşılığı yapılan ödemelerden gelir vergisi tevkifatı yapılması gerektiği belirtilmiştir.   Bu hüküm; limited ya da anonim Şirket’in, personelinden veya başka bir gerçek kişiden taşıt kiralaması halinde, bahse konu kişinin gayrimenkul sermaye iradı elde etmesi durumunu doğuracak ve gerçek kişiye yapılan ödemelerden tevkifat/stopaj kesintisi yapılmasını gerekli kılacaktır.   Ayrıca; 329 Seri No’lu Gelir Vergisi Genel Tebliği ile hadler “Kiralama yoluyla edinilen binek otomobillerin her birine ilişkin aylık kira bedelinin 37.000 TL’ye (2025 takvim yılı için), kadarlık kısmı ile binek otomobillerin iktisabına ilişkin özel tüketim vergisi ve katma değer vergisi toplamının en fazla 990.000 TL’ye (2025 takvim yılı için), kadarlık kısmı gider olarak dikkate alınabilecektir.” şeklinde belirlenmiş olup, söz konusu aracın personelden kiralanması ve araca ilişkin giderlerin de işletmede kullanılmış olması şartıyla kiracı tarafından gider kaydedilmesi (binek araçlarda %30 gider kısıtlamasına dikkat ederek) olanaklı hale gelecektir.   Ek olarak belirtmek gerekir ki; Toplama Yapılmayan Haller başlıklı 86. Maddesinde, yıllık beyanname verilmesi gerekmeyen gelirlere ilişkin açıklamalar yer almakta olup, 1. fıkrasının (c) bendi uyarınca, “Vergiye tabi gelir toplamının 103 üncü maddede yazılı tarifenin ikinci gelir diliminde yer alan tutarın beyan sınırını aşmaması koşuluyla, Türkiye’de tevkifata tabi tutulmuş olan; birden fazla işverenden elde edilen ücretler, menkul sermaye iratları ve gayrimenkul sermaye iratları için yıllık beyanname vermeleri gerekmez” denmektedir.   Katma Değer Vergisi Kanunu Yönünden Değerlendirme Bilindiği üzere; KDV Kanunu’nun Verginin Konusunu Teşkil Eden işlemler başlıklı 1. maddesi 3. fıkrası f) bendinde “Gelir Vergisi Kanunu’nun 70 inci maddesinde belirtilen mal ve hakların kiralanması işlemleri”nin KDV’nin konusuna gireceği belirtilmiştir.   Bu sebeple; personelin söz konusu kiralama sebebi ile kira bedeli üzerinden KDV hesaplaması ve KDV’yi beyan etmesi gerekmektedir. Fakat, aracını kiraya veren personelin KDV mükellefiyeti bulunmadığından, ilgili KDV’nin aracı kiralayan Şirket tarafından sorumlu sıfatı ile 2 no.lu KDV beyannamesinde beyan edilmesi ve ödenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda Şirket; sorumlu sıfatı ile beyan edip ödediği KDV’yi 1 no.lu KDV beyannamesinde indirim konusu edebilecektir.   Diğer yandan; personelinden araç kiralayan Şirket’in KDV mükellefiyetinin bulunmaması halinde, KDV mükellefiyeti tesis ettirmeleri; sorumlu sıfatıyla KDV yükümlülüklerini yukarıdaki şekilde yerine getirmeleri ve ödedikleri KDV tutarlarını da gider kaydetmeleri gerekmektedir.   Yukarıdaki yasal düzenlemeler kapsamında; personel tarafından söz konusu aracın kiralanması işlemi katma değer vergisine tabi olacaktır.   Katma Değer Vergisi Kanunu’nun 17/4-d maddesinde yer alan İktisadi işletmelere dahil olmayan gayrimenkullerin kiralanması işlemleri KDV’den istisnadır.   Taşıtların kiralanmasından elde edilen gelirin Gelir Vergisi Kanunu’na göre gayrimenkul sermaye iradı sayılması, insanları bu kiralama işleminin KDV Kanunu’nun 17/4-d maddesi kapsamında KDV’den istisna edilmesi gerektiği gibi bir hataya sevk etmektedir.   Oysa söz konusu taşıtların kiralanmasından elde edilen gelirler GSMİ sayılsa da, taşıtlar gayrimenkul değildir. Bu nedenle de KDV Kanunu madde 17/4-d kapsamında değerlendirilemezler. Sonuç olarak personel tarafından aracın kiralanması işlemi katma değer vergisine tabi olacaktır.   Damga Vergisi Kanunu Yönünden Değerlendirme Damga Vergisi Kanunu’nun Konu başlıklı 1. maddesi 1. fıkrası ile “Bu kanuna ekli (1) sayılı tabloda yazılı kâğıtlar Damga Vergisine tabidir” ve “Kanundaki kağıtlar terimi, yazılıp imzalanmak veya imza yerine geçen bir işaret… Okumaya devam et Şirket Personeline Ait Şahsı Aracın İlgili Şirket Tarafından Kiralanması Hk.

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Teşvikten Etkiye: Ar-Ge ve Tasarım Merkezlerinde Doğru Uygulama Serisi

Bölüm I – Ar-Ge ve Tasarım Merkezlerinin Temelleri: 5746 Sayılı Kanunun Kapsamı ve Önemi Ar-Ge ve Tasarım Merkezleri, Türkiye’nin yenilikçi üretim ekosisteminde en kritik kurumsal yapılardan biridir. Bu merkezlerin kuruluşunu, faaliyetlerini ve teşvik mekanizmalarını düzenleyen 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanun, hem teknoloji geliştiren şirketlerin rekabet gücünü artırır hem de özel sektörün bilgi üretim kapasitesini destekler.   Ancak bu kanun yalnızca teşviklerden yararlanmak için değil, kurumsal inovasyon yönetimini kalıcı hale getirmek için tasarlanmıştır. Doğru uygulandığında Ar-Ge merkezi, sadece mali avantaj değil, sürdürülebilir bir yenilik kültürü kazandırır.   5746 Sayılı Kanunun Amacı ve Kapsamı Kanunun temel amacı; Türkiye’de yapılan araştırma, geliştirme, yenilik ve tasarım faaliyetlerini teşvik etmek, bu alanlarda çalışan personeli desteklemek ve özel sektörün Ar-Ge yatırımlarını artırmaktır. Faaliyetlerin mutlaka yeni ürün, süreç, yazılım veya teknoloji geliştirme amacını taşıması gerekir.   Başlıca teşvikler şunlardır: Gelir vergisi stopajı teşviki Sigorta primi işveren hissesi desteği Damga vergisi istisnası Ar-Ge indirimi   Bir Ar-Ge veya Tasarım Merkezi Nasıl Kurulur? Ar-Ge merkezi kurmak isteyen işletmelerin, faaliyetlerini sürdürebilecek fiziksel altyapıya, yazılım ve donanıma, yeterli sayıda nitelikli personele ve yönetim sistemine sahip olması gerekir. Ar-Ge merkezi için en az 15 tam zaman eşdeğer (TZE) Ar-Ge personeli, Tasarım Merkezi için ise en az 10 TZE tasarım personeli zorunludur.   Doğru Uygulama İçin Dikkat Edilmesi Gereken Noktalar Her personelin günlük faaliyet kayıtları düzenli tutulmalıdır. Projeler arasında görev çakışması olmamalıdır. Merkez dışında geçirilen süreler Rutin üretim faaliyetleri Ar-Ge olarak raporlanmamalıdır. 5746 ve      4691      teşvikleri        aynı       gider       için       eşzamanlı uygulanmamalıdır.   Somut Etki: Teşvikin Gerçek Değeri Bir Ar-Ge merkezinde 20 TZE personel bulunduğunu varsayalım. Kişi başı ortalama brüt maaş 60.000 TL olsun. Toplam maaş gideri: 1.200.000 TL/ay Gelir vergisi stopaj teşviki (%15): 180.000 TL SGK işveren hissesi desteği (%20,5): 246.000 TL Toplam aylık destek: 426.000 TL Bu, yılda yaklaşık 5 milyon TL’ye ulaşan önemli bir mali avantaj anlamına gelir.   Tam Zaman Eşdeğer (TZE) Nedir ve Nasıl Hesaplanır? Ar-Ge ve Tasarım Merkezlerinin en kritik kriterlerinden biri, asgari Tam Zaman Eşdeğer (TZE) personel sayısını sağlamaktır.   TZE, bir çalışanın Ar-Ge veya tasarım projelerine ayırdığı sürenin tam zamanlı çalışmaya oranını ifade eder. Örneğin, haftalık çalışma süresinin %50’sini Ar-Ge faaliyetlerine ayıran bir çalışan 0,5 TZE olarak değerlendirilir.   Merkez statüsünün devamı için bu oran her ay izlenir ve toplamda 10 veya 15 TZE’nin altına düşülmemesi gerekir. Tüm çalışanlar tam zamanlı Ar-Ge yapıyorsa 10 kişi yeterlidir; ancak personelin yalnızca bir kısmı proje bazlı görev alıyorsa sayı artar. Örneğin ortalama %80 oranında Ar-Ge katkısı bulunan bir ekipte 10 ÷ 0,8 = 13 personel, ortalama %60 katkı oranında ise yaklaşık 17 personel gerekir. Bu nedenle merkezlerde genellikle birkaç kişilik “emniyet payı” bırakılır. Aylık bazda 10 TZE altına düşülmesi durumunda, teşviklerin geçerliliği ve merkez belgesi riske girer.   Sonuç 5746 sayılı kanun, Türkiye’nin Ar-Ge kapasitesini artırmak için güçlü bir araçtır. Doğru uygulandığında bir Ar-Ge merkezi sadece vergi avantajı sağlamaz; bilgi birikimini kurumsallaştırır, sürdürülebilir inovasyon kültürü yaratır ve uzun vadeli rekabet gücü kazandırır.   Bölüm II – 4691 Sayılı Kanun ve Teknoloji Geliştirme Bölgelerinde Teşvik ve Uygulama Farkları Türkiye’nin yenilik ekosistemini güçlendiren iki ana yasal çerçeve vardır: 5746 sayılı Kanun ve 4691 sayılı Teknoloji Geliştirme Bölgeleri (TGB) Kanunu. Her ikisi de Ar-Ge’ye yatırım yapan firmalara teşvik sağlar, ancak uygulama alanı, yönetim yapısı ve denetim açısından farklıdır.   TGB Sistemi Nasıl Çalışır? 4691 sayılı kanun, üniversite veya araştırma kurumlarıyla sanayiyi aynı ekosistemde buluşturmayı hedefler. Amaç, bilgi tabanlı şirketlerin yenilikçi ürün ve hizmetlerini ticarileştirmesini hızlandırmaktır. 4691 Sayılı Kanunun Sağladığı Başlıca Teşvikler Gelir ve kurumlar vergisi istisnası Personel ücretlerinde gelir vergisi stopajı istisnası Sigorta primi işveren hissesi desteği KDV istisnası Damga vergisi ve gümrük muafiyetleri 5746 ile 4691 Arasındaki Farklar 5746, şirketin kendi bünyesinde kurulan merkezleri kapsarken; 4691, Teknoloji Geliştirme Bölgeleri sınırları içinde faaliyet gösteren şirketleri kapsar. 5746 harcama bazlı, 4691 ise kazanç bazlı teşvik yapısına sahiptir.   Yaygın Hatalar ve Riskler Aynı personelin hem 5746 hem 4691 kapsamında gösterilmesi TGB dışındaki faaliyetlerin bölge kazancı gibi raporlanması Uzaktan çalışma kayıtlarının eksikliği Ticarileşme gelirlerinin ayrıştırılmaması   Mini Vaka: 4691 Teşviki Nasıl Etki Yaratır? Bir TGB’de faaliyet gösteren yazılım firmasında 10 yazılımcı çalışıyor. Her biri 50.000 TL brüt maaş alıyor. Toplam maaş gideri: 500.000 TL Gelir vergisi stopajı istisnası (%15): 75.000 TL SGK işveren hissesi desteği (%20,5): 102.500 TL Toplam aylık destek: 177.500 TL Bu destek, yıllık yaklaşık 2,1 milyon TL mali avantaj anlamına gelir.   Sonuç: İki Düzen, Bir Hedef 4691 ve 5746 farklı düzenlemelerdir ancak aynı hedefe hizmet eder: yenilik üretmek ve ticarileştirmek. 5746 kurumsal Ar-Ge altyapısını güçlendirirken, 4691 girişimsel inovasyona alan açar. Doğru strateji, bu iki mekanizmanın avantajlarını birbirini tamamlayacak şekilde kullanmaktır.   Selçuk KARAMAĞARA LinkedIn      

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Kurumlar Vergisi Açısından Management Fee Faturalar

Günümüzde şirketlerin ticari ve organik bağlarını ülke sınırlarıyla belirlemek neredeyse imkansız hale geldi. Şirketler, küreselleşmenin de etkisiyle hızla büyüdü, büyüyor. Çok Uluslu İşletme (ÇUİ) kavramı hayatımızın hemen her yerinde karşımıza çıkıyor.   Bu yazıda, merkezi yurtdışında bulunan neredeyse bütün şirketlerde rastladığımız “management fee” faturalarının kurumlar vergisi karşısındaki durumuna kısaca değineceğim. “Management fee” faturalarını Türkçe’ye “grup içi hizmet” faturası olarak çevirmek mümkündür. Zaten, “management fee” faturalarını kullanan şirketlerin iddiaları da bu yöndedir. Peki, grup içi hizmet faturalarının ticari kazançtan indirilmesinin şartları nelerdir? Bu şartlar, 1 seri nolu Transfer Fiyatlandırması Tebliğinde;   Hizmetin fiilen sağlanıp sağlanmadığı, Hizmeti alan şirket/şirketlerin söz konusu hizmete ihtiyacı olup olmadığı, Hizmetin alınmış olması halinde hizmet bedelinin emsallere uygunluk ilkesine uygun olup olmadığının belirlenmesi şeklinde sayılmıştır. Tebliğ’de bu şartlara ilişkin detaylı açıklamalar yapıldığından burada tekrar yer vermeye gerek görmüyorum. Yalnızca şunu söylemekte fayda var; bu şartlar sağlandığı takdirde faturada yer alan tutarlar ticari kazançtan indirim konusu yapılabilir. Bir başka ifadeyle bu şartlar, faturaya ilişkin ödemenin ticari kazançtan indirilebilmesinin şartlarıdır.   Peki, bu tutarlar üzerinden kurumlar vergisi tevkifatı yapılacak mı? Bazı mükelleflerin bütün “management fee” faturalarının kurumlar vergisi stopajına tabi olduğu gibi yanlış bir algısı olabiliyor. Belki de buna “algı” değil de “garanticilik” diyebiliriz. Bilemiyorum… Aşağıdaki açıklamaları okuduktan sonra doğru olan kelimeye siz karar verebilirsiniz.   “Management fee” faturalarıyla ilgili olarak fazlaca özelge ve yargı kararı bulunuyor. Özelgelerde de yargı kararlarında da yeknesaklıktan söz etmek zor. Bunda, her bir olayın kendi içinde değerlendirilmesi gerektiğinin payı da büyük bence.   Konuyla ilgili açıklamalarımı Büyük Mükellefler Vergi Dairesi Başkanlığı tarafından 20.01.2020 tarihinde verilen 64597866-125[30-2014]-1264 sayılı özelge üzerinden yapacağım. Özelge ilginç bir yol izlemiş ve “management fee” faturalarının mahiyeti üzerinden ayrıma gitmiş. Stratejik satış ve pazarlama destek hizmeti, personel destek hizmeti ile eğitim ve ürün destek hizmetleri karşılığında elde edilen kazancın, serbest meslek kazancı niteliği taşıyacağı ifade edilmiş. Özelgede muhasebe, finans ve yönetim bilişim sistemleri destek hizmetlerinin ise;   – Genel bir hizmet sunumundan ziyade fikri veya sınai mülkiyet konusunu oluşturması durumunda, gayrimaddi hak olarak, – söz konusu hizmetlerin gayrimaddi hak bedeli niteliğini haiz olmayıp genel bir hizmet sunumu olması halinde ise ticari kazanç olarak   dikkate alınacağı belirtilmiş. Bu açıklamalara göre, “management fee” faturalarının mahiyetine bakmak suretiyle üç yargıya varabiliriz; serbest meslek kazancı, gayrimaddi hak veya ticari ödeme. Bu üç farklı yargının vergisel sonuçları da farklıdır. Peki, örneğin, yurtdışından sunulan bir muhasebe ve finans hizmetinin fikri ve sınai mülkiyet hakkı oluşturup oluşturmadığına nasıl karar vereceğiz? Çünkü verilecek cevap vergileme açısından oldukça farklı sonuçlar doğuracaktır. Sanırım bu alan İdare ve mükelleflerin uyuşmazlık konularından biri olmayı hep sürdürecektir.   Yukarıda da ifade ettiğim üzere, “management fee” faturaları bir serbest meslek kazancı, gayrimaddi hak yahut ticari ödeme olabilir. Eğer ödeme, özelgede belirlendiği şekliyle bir satış ve pazarlama destek hizmetine ilişkin ise serbest meslek kazancı kapsamında vergilendirilecek.   Verilen bir hizmetin serbest meslek kazancı kapsamında olduğunu kabul edersek ne olur? Cevap basit aslında, KVK 30/1-b uyarınca tevkifat yapılır. Bununla birlikte, Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmalarına göre serbest meslek kazançlarının tevkifata tabi tutulabilmesi için hizmeti sunanların ülkemizde en az 6 ay kalması gerekir.   Verilen hizmetin serbest meslek kazancı değil de gayrimaddi hak ödemesi olduğunu kabul edersek ne olur? Bu sorunun da cevabı oldukça basit, KVK 30/2 uyarınca tevkifat yapılır.   Bununla birlikte, “management fee” faturasının ticari ödeme olduğunu kabul edersek, herhangi bir tevkifat yapmamız gerekmez. İşte bu nedenle, mükellefler, bu ödemelerin ticari kazanca ilişkin olduğu iddiasında bulunuyorlar. İdare ise bu konuda oldukça şüpheci yaklaşıyor ve İdare ile mükellefler arasında nur topu gibi bir uyuşmazlık doğmuş oluyor…   Özelgenin objektif kriterlere göre bir ayrım ve belirleme yaptığını söylemek zor. Çünkü, özelgeye göre, verilen hizmetin genel bir hizmet sunumundan ziyade fikri veya sınai mülkiyet konusunu oluşturması durumunda, gayrimaddi hak olarak; söz konusu hizmetlerin gayrimaddi hak bedeli niteliğini haiz olmayıp genel bir hizmet sunumu olması halinde ise ticari kazanç olarak vergilendirilmesi gerekiyor. Peki, buna kim neye göre karar verecek? Kimin karar vereceği açık aslında ama neye göre karar verecek? İşte burası biraz uzun ve karışık…   Esasen bir “management fee” faturasının gayrimaddi hak kapsamında olup olmadığını anlamanın yolu, içeriğinde herhangi bir şekilde “know-how” kullanımı olup olmadığının belirlenmesinden geçer. Örneğin yurtdışından sağlanan bir yönetim destek hizmetinde, yalnızca gruba özgü bir teknik bilgi sağlanması söz konusuysa, ödemenin ticari ödemeden ziyade “know-how” yani gayrimaddi hak ödemesi olduğu sonucuna varılabilir ve ödeme üzerinden KVK 30/2 uyarınca tevkifat yapılır. Ancak, teknik bilgi içermeyen ve sadece ölçek ekonomisinden yararlanmak amacıyla grup merkezinden verilen hizmetlerin gayrimaddi hak kapsamında değerlendirilmemesi ve tevkifata tabi olmaması gerekir. Bu nedenle, her bir “management fee” faturasının ayrıca ele alınması ve irdelenmesi gerekir. Dolayısıyla, bu tarz bütün ödemeleri kapsayacak genel bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. Yukarıdaki açıklamalardan görüldüğü üzere, konu biraz karışık. Bu nedenle, “management fee” faturaları ile ilgili olarak bir tarhiyata muhatap olmamak adına, olayın mahiyetini iyi anlatan bir yazıyla özelge talep edilmesinin en doğru yol olacağını değerlendiriyorum. Ceyhun DENİZ LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış