Tema Grup

Ekonominin Vicdanı: Muhasebeciler

Ekonominin Vicdanı: Muhasebeciler Ekonomik sistemler rakamlarla yönetilir; ancak o rakamların arkasında bir emek, çaba, fedakarlık, bir sorumluluk ve bir vicdan vardır. İşte o vicdanın adı muhasebedir. Her yıl 1–7 Mart tarihleri arasında kutlanan Muhasebeciler Haftası, yalnızca bir meslek grubunun takvimdeki yeri değildir. Bu hafta; ekonominin düzenini ayakta tutan, işletmelere yön veren, kamu mali disiplinine katkı sağlayan ve mali şeffaflığın teminatı olan tüm meslek mensuplarının değerini hatırlama; hatırlatma haftasıdır. Muhasebe, salt kayıt tutma faaliyeti değildir. Muhasebe; güven üretmektir. Muhasebe; işletmenin hafızası, devletin veri kaynağı, yatırımcının pusulası, yön verenidir. Ve her şeyden önemlisi muhasebe; doğruluğun ve hesap verebilirliğin teminatı güvencesi ve kaskosudur. Bir işletmenin büyüme kararı, bir yatırımın fizibilitesi, bir girişimin sürdürülebilirliği doğru mali verilerle mümkündür. Bu verilerin güvenilirliğini sağlayan ise mesleğini etik ilkelere bağlılıkla icra eden muhasebe profesyonelleridir. Onlar, ekonominin görünmeyen mimarlarıdır. Son yıllarda hızla değişen mevzuat, dijital dönüşüm uygulamaları, e-belge sistemleri, artan raporlama yükümlülükleri ve karmaşık vergi düzenlemeleri meslek mensuplarının sorumluluğunu daha da artırmıştır. Muhasebeciler artık yalnızca beyanname hazırlayan kişiler değil; stratejik danışman, risk yöneticisi ve finansal rehber konumundadır. Kayıt dışı ekonomiyle mücadelede, vergi bilincinin yerleşmesinde ve kamu gelirlerinin düzenli toplanmasında muhasebe mesleği kilit rol oynamaktadır. Devlet ile mükellef arasında güven köprüsü kuran meslek mensupları, ekonomik düzenin sürdürülebilirliğinin sessiz teminatıdır. Güçlü bir ekonomi, güvenilir mali verilerle mümkündür. Güvenilir mali veriler ise ancak bilgili, etik değerlere bağlı ve sorumluluk bilinci yüksek muhasebecilerle sağlanır. Bugün işletmelerin sürdürülebilirliği, kamunun mali disiplini ve ekonomik istikrarın devamlılığı; büyük ölçüde mesleğini titizlikle icra eden muhasebe profesyonellerinin emeğine dayanmaktadır. Her beyanın arkasında feda edilen günlerin, gecelerin mesaisi, her bilançonun arkasında ciddi bir analiz, her raporun arkasında ise güçlü bir sorumluluk duygusu vardır. Muhasebeciler yalnızca rakamları kaydetmez; güveni inşa eder, sistemi ayakta tutar ve tüm özel, tüzel, kamu kurumlarının ekonominin sağlıklı işlemesine katkı sunar. Bu bilinçle hareket eden meslek mensupları, ülkemizin ekonomik geleceğinde stratejik bir role sahiptir. Muhasebeciler Haftası vesilesiyle; emeğiyle ekonomiye değer katan, mesleki onurunu her şartta koruyan ve sorumluluğunu kararlılıkla taşıyan tüm meslektaşlarımızı saygıyla selamlıyor; mesleğimizin itibarının güçlendiği, çalışma koşullarının iyileştiği ve hak ettiği değeri gördüğü bir gelecek diliyorum. Ekonominin vicdanı olan tüm muhasebecilere şükranla… Hüseyin Öztürk Serbest Muhasebeci Mali Müşavir

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Yıllara Sari İnşaat ve Onarım İşlerinde Muhasebe Sistematiği ve Vergisel Boyutun İncelenmesi

Yıllara Sari İnşaat ve Onarım İşlerinde Muhasebe Sistematiği ve Vergisel Boyutun İncelenmesi Gelir Vergisi Kanunu’na göre Gelir, bir gerçek kişinin bir takvim yılı içerisinde elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarı olarak tanımlanmaktadır.  Vergi Usul Kanunu’nun 174.maddesinde bir hesap döneminin normal olarak bir takvim yılı olduğu, yine aynı maddede belirtildiği üzere Takvim yılı Dönemi, Faaliyet ve Muamelelerine uygun bulunmayanların müracaatı üzerine Maliye Bakanlığı tarafından 12’şer aylık özel hesap dönemleri belirlenebileceği ifade edilmiştir. Birden Fazla Takvim Yılına Sirayet Eden İnşaat Ve Onarım İşlerinde ise anlaşılacağı üzere 12 aydan daha uzun bir dönem ifade edilmektedir. Gelir Vergisi Kanunu’nun 42.Maddesinde birden fazla takvim yılına sirayet eden inşaat ve onarım işlerinde kar veya zararın işin bittiği yıl kati olarak tespit edileceği ve tamamı o yılın geliri sayılarak ilgili yıl beyannamesinde gösterileceği ifade edilmektedir. Bir işin yıllara sari inşaat ve onarım işi olarak değerlendirilebilmesi için; İnşaat, onarım veya dekapaj işi olması, Başkaları hesabına ve taahhüde bağlı olarak yapılması, İşin birden fazla takvim yılına sirayet etmesi, Gerekmektedir. Bu üç unsur bir arada yer almıyorsa ilgili iş, yıllara sari inşaat ve onarım işi sayılmayacaktır. Örneğin aynı takvim yılında başlayıp biten bir işin diğer şartları sağlaması durumunda yıllara sari inşaat ve onarım sayılmayacağı açıktır. Yine bir kişinin kendi nam ve hesabına bir inşaat işini yapması, yıllara sari inşaat ve onarım işi olarak değerlendirilemeyecektir. Yıllara yaygın inşaat ve onarım işlerinde işin maliyetleri; 740 – Hizmet Üretim Maliyeti hesabına, dönem içerisindeki Pazarlama Satış Giderleri; 760- Pazarlama Satış Dağıtım Giderleri hesabına, Genel Yönetim Giderleri; 770 -Genel Yönetim Giderleri hesabına, Finansman Giderleri ise 780 – Finansman Giderleri hesabına kaydedilir. Dönem sonunda ise Hizmet Üretim Maliyetleri ve İnşaat ve Onarım İşinin payına düşen diğer giderler ilgili yansıtma hesapları aracılığıyla 170 – Yıllara Sari İnşaat ve Onarım Maliyetleri hesabına aktarılarak bilançoda aktifleştirilir. İşin bitmesiyle birlikte bilançoda aktifleştirilen bu tutar 622 – Satılan Hizmet Maliyeti hesabına kaydedilirken, İnşaat ve taahhüt işlerine ait 350 – Yıllara Sari İnşaat ve Onarım İşleri Hakediş Bedeli hesabında yer alan hak ediş bedelleri de 600 – Yurtiçi Satışlar hesabına aktarılarak kar veya zarar hesaplaması yapılır. Gelir Vergisi Kanunu 42.maddesinde belirtildiği üzere inşaat bitene kadar kar veya zarar beyan edilmediğinden yıllara yaygın inşaat işlerinde Geçici Vergi ödemesi yapılmaz. Ancak 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ve 193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu’na göre yıllara sari inşaat işlerinde taşorenlere yapılan inşaat ödemelerinden %5 stopaj kesintisi yapılması gerekir. Yapılan bu kesintiler 295 – Peşin Ödenen Vergi Ve Fonlar hesabında izlenmelidir. 295 no’ lu hesapta biriken bu tutar işin biteceği takvim yılının başında 193 no’ lu hesaba aktarılarak ilgili yılın Kurumlar Vergisi’nden mahsup edilir. Yıllara Sari İnşaat ve Onarım İşi Muhasebe Kayıtları Yazının konusu, örnek yıllara sari inşaat işi üzerinden, söz konusu faaliyetlerin başlangıcından tamamlanmasına kadar geçen süreçte uygulanması gereken muhasebe kayıtlarını ve vergi süreçlerini bütüncül ve sistematik bir şekilde ortaya koymaktır. Bu doğrultuda aşağıdaki örnek üzerinden ilgili süreçler adım adım incelenecektir. Örnek: (A) İnşaat A.Ş. ve (B) İnşaat A.Ş. arasında 01.04.2024 tarihinde Altyapı inşaatı yapımı için bir sözleşme imzalanmıştır. (A) İnşaat A.Ş. yüklenici olarak sözleşmenin tarafı olmuştur.  Söz konusu sözleşme bilgilerine aşağıda yer verilmiştir Sözleşme Bilgileri Sözleşme Başlangıç Tarihi 01.04.2024 Sözleşme Bitiş Tarihi 01.06.2025 Sözleşme Bedeli 17.500.000,00 TL Hak Ediş Düzenlenme Şekli Her ayın 15’inde  1.250.000,00 TL olarak düzenlenecektir.   Yıllara yaygın inşaat faaliyetinde bulunan (A) İnşaat A.Ş. yapımını üstlendiği (B) İnşaat A.Ş.’nin Altyapı işini yukarıda bilgisi verilen sözleşmeye bağlı olarak yapmaktadır. (A) İnşaat A.Ş., (B) İnşaat’ A.Ş.’ ye 15.04.2024 tarihinde 1.250.000, 00 TL tutarında fatura düzenlemiştir. Faturada %5 oranında Stopaj Kesintisi ve 4/10 oranında KDV tevkifatı yapılmıştır. Yukarıda bahsedilen ilk hakediş faturasının bilgilerine aşağıdaki tabloda ayrıca yer verilmiştir. Hak Ediş Bedeli 1.250.000,00 Stopaj  Kesintisi (%5) 62.500,00 Hesaplanan KDV(%20) 250.000,00 Hesaplanan KDV (7/10) 175.000,00   Aşağıda sözleşme dönemi olan 14 ay (01.04.2024 – 01.06.2025) boyunca kesilecek faturalarının nasıl hesaplara kaydedilmesi gerektiği gösterilmiştir. Söz konusu faturalar düzenli olarak her ay kesilecektir. İlk Hakediş Faturasının (A) İnşaat A.Ş. Tarafından Muhasebe Kaydı (A)  İnşaat A.Ş.’ nin 15.04.2025 tarihli ilk hak ediş faturasının muhasebe kaydı aşağıda gösterildiği gibi yapılmalıdır:   HESAP KODU BORÇ ALACAK 120.000.001  (B) İnşaat A.Ş. 1.337.500,00   295.000.001 Peşin Ödenen Vergi Ve Fonlar    62.500,00   350.000.001 (B) İnşaat A.Ş.   1.250.000,00 391.000.001 Hesaplanan KDV   150.000,00   Söz konusu hak ediş faturası aylık olarak düzenleneceğinden her ay aynı tutar üzerinden yukarıdaki kayıt yapılacaktır. Proje bitip son fatura düzenlendiğinde ise 350 no’lu hesapta oluşacak toplam tutar sözleşme bedeli olan (1.250.000,00 x 14 aylık fatura)  17.500.000,00 TL olacaktır. Yazımızın daha sonraki bölümlerinde proje bitimi sonucunda kar veya zarar çıkarıldığında bu hesaptaki tutar 600 – Yurt içi Satışlar Hesabına aktarılacaktır. Fakat 31.12.2024 tarihinde henüz iş bitmediğinden hak ediş bedeli 350 no’ lu hesapta beklemeye devam edecektir. İlk Hakediş Faturasının (B) İnşaat A.Ş. Tarafından Muhasebe Kaydı Bakış açısı kazandırması açısından bahsedilen faturanın (B) İnşaat A.Ş. tarafından aşağıda gösterildiği gibi kayda alınması gerekir: HESAP KODU BORÇ ALACAK 730.000.01 Hakediş Ödemeleri 1.250.000,00   191.000.01 İndirilecek KDV 150.000,00   191.000.02 Sorumlu Sıfatıyla Ödenecek KDV 100.000,00   360.000.01 Sorumlu Sıfatıyla Ödenecek KDV   100.000,00 360.000.02 Hakediş Stopaj Ödemesi   62.500,00 320.000.01 Yüklenici (A) Firması   1.337.500,00   Yazımızın konusu Yıllara Sari İnşaat İşini yapan (A) İnşaat A.Ş. olduğundan, (B) İnşaat A.Ş. ’nin süreç ile ilgili işlemleri yukarıdaki muhasebe kaydıyla sınırlı tutulmuştur. 12.2024 tarihinde Maliyetlerin Yansıtma Hesapları Aracılığıyla 170 No’lu Hesaba Aktarımı (A) İnşaat A.Ş.’ nin söz konusu taahhüt işi için katlanmış olduğu giderler dönem sonuna kadar 7’li hesaplarda takip edilecektir. 31.12.2025 tarihinde söz konusu altyapı projesi için katlanılan bu giderler yansıtma hesaplar aracılığıyla 170 – Yıllara Sari İnşaat ve Onarım Maliyetleri hesaplarına aktarılacaktır. Söz konusu işlem için yapılacak muhasebe kaydı aşağıdaki şekilde olmalıdır: HESAP KODU BORÇ ALACAK 740.000.01 – Hizmet Üretim Mal. Hes.  7.259.842,00   760.000.01 – Paz. Sat. Dağ. Gid. Hes. 1.205.781,00    770.000.01 – Genel Yönetim Gid. Hes. 2.105.134,00    780.000.01 – Finansman Gid. Hes. 257.123,00    741.000.01 – Hizmet Üretim Mal. Yan. Hes.     7.259.842,00 761.000.01-  Paz. Sat. Dağ. Gid. Yan Hes.    1.205.781,00  771.000.01 – Genel Yönetim Gid. Yan. Hes.    2.105.134,00  781.000.01 – Finansman Gid. Yan. Hes.    257.123,00    HESAP KODU BORÇ ALACAK 170.000.01 – Yıllara Sari İnş. Onar. İşleri. Mal. 10.827.880,00   741.000.01 – Hizmet… Okumaya devam et Yıllara Sari İnşaat ve Onarım İşlerinde Muhasebe Sistematiği ve Vergisel Boyutun İncelenmesi

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

VUK 320/A Maddesi Nedir ve Neleri İçerir?

VUK 320/A Maddesi Nedir ve Neleri İçerir? 7338 sayılı Kanun ile Vergi Usul Kanunu’na eklenen 320/A maddesi, mükelleflere amortisman hesaplamasında “gün esasına” dayalı bir yöntem seçme özgürlüğü tanımıştır. Geleneksel yöntemde (VUK 320), amortisman süresi “yıl” olarak hesaplanırken; bu yeni madde ile itfa süresi “gün” olarak dikkate alınır. Bu yöntem, binek otomobillerde halihazırda uygulanan “kıst amortisman” mantığının, aslında tüm amortismana tabi iktisadi kıymetlere (ATİK) yayılmış halidir. Amortisman hesaplaması, kıymetin aktifine girdiği günden itibaren başlar. Faydalı ömür süresi gün bazında hesaplanır (Yıl Sayısı × 365). Amortisman ayrılacak süre, kıymetin işletme siciline kaydedildiği günden, faydalı ömrün bittiği güne kadar olan süredir. VUK 320/A maddesinden faydalanmak mükellefin seçimine bırakılmıştır. Yani bir zorunluluk değil, bir haktır. Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler: Gelir ve Kurumlar Vergisi mükellefleri bu yöntemi seçebilir. Bu yöntem, maddenin yürürlüğe girmesinden sonra iktisap edilen yeni varlıklar için geçerlidir. Mükellefler, her bir iktisadi kıymet bazında farklı yöntemler seçebilirler. Ancak bir kıymet için “gün esası” seçildikten sonra, o kıymetin itfa süresi boyunca bu yöntemden dönülemez. Bu yöntemin en büyük avantajı hassas maliyet yönetimidir. Yılın son günlerinde (örneğin 30 Aralık) alınan bir makine için geleneksel yöntemde yıllık amortismanın tamamı gider yazılabilirken, bu durum dönemsellik ilkesini bazen zedeler. Gün esası, varlığın işletmeye sağladığı katkı ile giderleşme süresini tam uyumlu hale getirir. TFRS/UFRS veya BOBİ FRS standartlarına göre raporlama yapan firmalar için vergi matrahı ile ticari kar arasındaki farklar (ertelenmiş vergi) azalır. Binek otomobillerdeki zorunlu kıst amortisman uygulamasıyla diğer varlıkların uyumlu hale getirilmesini sağlar. Bu yöntemin beraberinde getirdiği bazı “gizli” zorluklara dikkat çekmek isterim: Geleneksel yöntemde yılın sonunda alınan bir varlık için 1 tam yıl amortisman ayrılabilirken, 320/A’da sadece o yılın kalan günleri kadar gider yazılabilir. Bu durum, yıl sonu vergi matrahını düşürmek isteyen firmalar için bir “vergi yükü artışı” anlamına gelir. Binlerce sabit kıymeti olan bir işletmede, her varlığın giriş gününe göre tek tek gün hesabı yapmak manuel takipte hata riskini artırır. Güçlü bir ERP veya muhasebe yazılımı desteği şarttır. Bir kez gün esasını seçtiğiniz bir makine için ileride “Ben tekrar yıllık amortismana dönmek istiyorum” diyemezsiniz.  Bu, uzun vadeli bir nakit akış planlaması gerektirir.       Bir işletmenin 1 Aralık tarihinde 1.200.000 TL değerinde, faydalı ömrü 5 yıl (%20) olan bir makine aldığını varsayalım:   Özellik Geleneksel Yöntem (VUK 320) Gün Esası (VUK 320/A) İlk Yıl Gideri 240.000 TL (Tam Yıl) 20.383 TL (31 Günlük) Vergi Matrahı Etkisi Matrahı hızla düşürür. İlk yıl matrahı daha yüksek bırakır. Toplam Amortisman 5. yılın sonunda biter. 5. yılın (1825. Günün) sonunda biter.   VUK 320/A maddesi özellikle yatırım teşvik belgesi kapsamında olmayan ve yıl başında büyük yatırımlar yapan firmalar için rasyonel bir seçenektir. Ancak yılın ikinci yarısında veya son çeyreğinde yatırım yapıyorsanız, geleneksel yöntem (yıllık amortisman) size çok daha ciddi bir vergi kalkanı ve nakit avantajı sağlayacaktır. Onur Selçuk Gül Vergi Denetçisi LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Finansman Gider Kısıtlaması Uygulaması

FİNANSMAN GİDER KISITLAMASI UYGULAMASI “Devlet finansman giderini neden kısıtlar?” Yahut başka bir şekilde soracak olursak “Finansman giderinin indirimi neden kabul edilmez?” Soruları bu yazının konusu değil. İçinde bulunduğumuz dönem itibariyle konuyu teorik açıdan ele almaktan ziyade uygulama açısından ele almanın daha elzem olduğu aşikâr. Zira her ne kadar çeyrekler bazında uyguluyor olsak da tüm mali yılın nihayete erdiği ve kar ve zararın tümden ortaya konduğu döneme girmiş bulunmaktayız. Bu yazımızda, Kurumlar Vergisi beyannamesi düzenleyen herkesin öyle ya da böyle aşina olduğu, hesaplamak zorunda kaldığı, çalışma dosyalarında mutlaka yer verdiği uygulamayı Tebliğ’de açıklığa kavuşturulan bazı yanlarıyla ele alacağız. Finansman gider kısıtlaması Uygulama, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 11.maddesi 1. Fıkrası “i” bendinde ortaya konmuş, 1 seri no’ lu Kurumlar Vergisi Genel Tebliğin 11.13 bölümünde çeşitli yönleriyle usul ve esasları belirlenmiştir. Hatırlamak gerekirse kanunun ilgili bölümü şöyledir: (1) Kurum kazancının tespitinde aşağıdaki indirimlerin yapılması kabul edilmez: (…) “Kredi kuruluşları, finansal kuruluşlar, finansal kiralama, faktöring ve finansman şirketleri dışında, kullanılan yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşan işletmelerde, aşan kısma münhasır olmak üzere, yatırımın maliyetine eklenenler hariç, işletmede kullanılan yabancı kaynaklara ilişkin faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı ve benzeri adlar altında yapılan gider ve maliyet unsurları toplamının %10’unu aşmamak üzere Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan kısmı. Belirlenecek oranı sektörler itibarıyla farklılaştırmaya Cumhurbaşkanı, bendin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye Maliye Bakanlığı yetkilidir.” Öncelikle kimler bu uygulamanın kapsamında, kimler dışında tutulmaktadır? Her biri ilgili kanunlarla tanımlanmış olan “kredi kuruluşları, finansal kuruluşlar, finansal kiralama, faktöring ve finansman şirketleri” uygulamanın kapsamının dışında tutulmuştur. Bunlar dışında, yabancı kaynakları özkaynaklarını aşan kurumlar vergisi mükellefleri uygulamanın kapsamındadır.       Ne zaman hesaplanmalı? Uygulama, finansman gider kısıtlamasının Kurumlar Vergisi Kanunu Madde 11 kapsamında kurum kazancının tespitinde indirimi kabul edilmeyen giderler arasında sayılması nedeniyle, vergiye esas kazancın belirlenmesinde matraha ilave edilmek suretiyle geçici vergi ve kurumlar vergisi hesaplamalarına dahil edilecektir. Gider kısıtlaması kapsamına giren yabancı kaynaklar ve bu kaynaklara ilişkin gider ve maliyet unsurları nelerdir? Yatırımın maliyetine eklenen finansman gider ve maliyet unsurları finansman gider kısıtlaması kapsamının dışında tutulmuştur. Diğer bir deyişle yatırımın maliyetine girmeyenler kapsam dahilindedir. Yatırımın maliyetine eklenebilecek finansman giderleri Vergi Usul Kanununun 262 inci maddesine göre, “iktisadi bir kıymetin edinilmesi ya da değerinin artırılması için kullanılan kredilere ait faiz giderleri ve bunlara ilişkin kur farklarından emtia için emtianın stoklara girdiği tarihe kadar, diğer iktisadi kıymetlerde ise envantere alındığı hesap döneminin sonuna kadar olan kısmı ile kredilere ilişkin giderler maliyet bedeline dahil edilir” denerek hangi finansman giderlerinin maliyet unsuru kabul edileceği açıkça ortaya konmuştur. Yabancı kaynak kullanımı ve kaynağın kullanım süresine bağlı doğmuş olması Teminat mektubu komisyonu gibi yabancı kaynak kullanımından doğmayan veya kullanım süresine bağlı olarak doğmamış bazı giderlerin veya tahvil ihracında yapılan baskı giderleri ve ipotek masrafı gibi birtakım giderlerin kısıtlamanın konusuna girmemektedir. Bununla beraber Kredi sözleşmelerine ilişkin ödenen damga vergisi veya banka havale ücretlerine ilişkin ödenen banka ve sigorta muameleleri vergisi gibi yabancı kaynak kullanım süresine bağlı olarak doğmayan gider ve maliyet unsurları kapsam dışında tutulurken, kredi faizleri üzerinden hesaplanan banka ve sigorta muameleleri vergisi vb. olanların ise finansman gider kısıtlamasına konu edilmesi gerektiğini hatırlamak gerekir. Vadeli Alım-Satımlarda finansman gider kısıtlaması Vadeli alımlarda ayrıca finansman gider hesaplanmaması halinde bu işlemler için bir ayrıştırma yapılarak satış bedelinin belirli bir kısmının gider kısıtlamasına tabi tutulması söz konusu değildir. Diğer yandan satış bedelinin belirli bir vade sonunda ödenmesi halinde hesaplanan kur farklarının gider kısıtlamasına tabi tutulması gerektiği tebliğde açıkça ortaya konmuştur. Vadeli satışlarda ise erken ödeme durumunda hesaplanan erken ödeme veya peşin ödeme iskontoları finansman gideri niteliğinde sayılmayıp, finansman geliri azalması olarak ortaya çıktığından finansman gider kısıtlaması dışında tutulmaktadır. Grup şirketlerine aktarılan kredilere ait finansman giderleri Üzerinde herhangi bir finansman yükü kalmaksızın grup şirketine aktarılan kredilere ait finansman giderleri, krediyi devralan ve fiilen kullanan şirket bünyesinde kısıtlamaya tabi tutulmalıdır. Hesaplamanın nasıl yapılacağı Kısıtlamaya konu hesaplama için kullanılacak temel formül şu şekildedir: KKEG = Finansman Gideri × (Toplam Yabancı Kaynağın Özsermayeyi Aşan Kısmı / Toplam Yabancı Kaynak) × %10 Bir örnek üzerinden uygulamanın pratiğini görmek gerekirse: Örnek 1: 2025 yılı dönem sonu bilançosunda öz kaynakları toplamı 1.200.000 TL olan (C) AŞ’nin ilgili dönemde yabancı kaynakları toplamı 1.500.000 TL’dir. Şirket, bu döneme ilişkin toplam 200.000 TL finansman giderine katlanmıştır. Finansman gider kısıtlaması hesaplaması şu şekilde yapılacaktır. Aşan kısmın tespiti: Yabancı kaynak toplamı- Öz kaynak toplamı: 1.500.000 TL-1.200.000 TL = 300.000 TL Aşan kısma isabet eden finansman giderinin tespiti: Toplam finansman gideri x (Aşan kısım / Toplam yabancı kaynak): 200.000 TL x (300.000 / 1.500.000 TL) = 40.000 TL Aşan kısma isabet eden finansman giderinin Cumhurbaşkanınca belirlenecek oranla çarpımı sonucunda kanunen kabul edilmeyen finansman giderini tespit etmiş oluruz.       (Bu oran finansman gider kısıtlamasının uygulanmaya başlandığı 2021 yılından bu yana %10 oranında uygulanmaya devam etmektedir) 40.000 TL x 0,1 = 4.000 TL finansman gideri kanunen kabul edilmeyen gider olarak dikkate alınacaktır. Finansman gideri yanında finansman gelirinin de bulunması durumunda ne yapılmalı? Tebliğ açıkça ortaya koymaktadır ki finansman giderlerinin yanı sıra finansman geliri elde eden mükellefler gider kısıtlaması uygulaması yaparken gelir ve giderlerini mukayese etmek suretiyle netleştiremeyeceklerdir. Diğer yandan dönem içerisinde yabancı para kurlarındaki artış ve azalışlar nedeniyle, aynı kaynağa ilişkin kur farkı gideri ve kur farkı geliri oluşabilmektedir. İlgili dönem içerisinde aynı kaynağa ilişkin hesaplanan bu kur farkı gider ve gelirleri mahsuplaştırılarak net kur farkı gideri hesaplaması mümkün olup, finansman gider kısıtlamasında dikkate alınacak tutar belirlenebilecektir, ancak farklı kaynaklardan doğan kur farkı gelir ve giderlerinin mahsuplaştırılması söz konusu olmayacaktır. Finansman gider kısıtlaması hesaplaması yaparken diğer kanunen kabul edilmeyen giderlerin de içinde finansman gideri bulunması halinde yapılacaklar Belki de hesaplamanın kafa karışıklığına ihtimal veren veya atlanması en muhtemel özellikli durumları finansman gider kısıtı hesaplamasının yapıldığı dönem itibariyle halihazırda indirilmesi mümkün olmayan giderlerin içinde de finansman gideri yer almasıyla alakalı olanlarıdır. Bu durumlarda hesaplama yaparken işletmenin kullanmış olduğu yabancı kaynaklara ilişkin faiz ve kur farkı gibi giderlerden örtülü sermaye, transfer fiyatlandırması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı veya binek otomobillerde gider kısıtlaması uygulamaları nedeniyle kurum kazancının tespitinde kanunen kabul edilmeyen gider olarak dikkate alınanların finansman gider kısıtlamasında dikkate alınmaması gerektiğini hatırlatmak gerekir. Bu konuları birer örnekle açıklamak yerinde olacaktır. Örtülü sermaye ve finansman gider kısıtlaması Örnek 2: (A) şirketinin 2025 yılı dönem başı öz sermaye tutarı 200.000,00 TL olsun,… Okumaya devam et Finansman Gider Kısıtlaması Uygulaması

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Finansman Gider Kısıtlaması Uygulamasında Stok Maliyetine Eklenen Finansman Giderlerinin Durumu

Finansman Gider Kısıtlaması Uygulamasında Stok Maliyetine Eklenen Finansman Giderlerinin durumu   Dr. Salih BAYRAM Yeminli Mali Müşavir   Ana Hatlarıyla Finansman Gider Kısıtlaması Uygulaması Finansman gider kısıtlaması 15 Haziran 2012 tarih, 28324 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 6322 sayılı “Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” un 6 ve 37’inci maddeleriyle yapılan düzenleme ile birlikte Gelir Vergisi Kanununun 41/9 uncu fıkrasında ve Kurumlar Vergisi Kanununun 11/i bendinde yeniden düzenlenerek vergi sistemimizde yeniden ihdas edilmiştir. Düzenlemenin yürürlük tarihi 01.01.2013 olmasına rağmen maddede yer alan yetkinin kullanılmaması nedeniyle uygulamaya geçmemiş; 04.02.2021 tarih ve 31385 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 03.02.2021 tarih ve 3490 Cumhurbaşkanı Kararıyla finansman gideri kısıtlamasında uygulanacak oran % 10 olarak belirlenmiştir. Bununla beraber finansman gideri kısıtlaması uygulamasına 01.01.2021 tarihinden başlayan vergilendirme dönemi kazançlarına uygulanmak üzere başlanılmıştır. Finansman gider kısıtlaması uygulaması Kurumlar Vergisi Kanunu’nun Kanunen Kabul Edilmeyen Giderler başlıklı 11’inci Maddesinin 1 fıkrasının (i) bendinde düzenlenmiştir. Düzenleme ile birlikte; “ Kredi kuruluşları, finansal kuruluşlar, finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketleri dışında, kullanılan yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşan işletmelerde, aşan kısma münhasır olmak üzere, yatırımın maliyetine eklenenler hariç, işletmede kullanılan yabancı kaynaklara ilişkin faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı ve benzeri adlar altında yapılan gider ve maliyet unsurları toplamının %10’unu aşmamak üzere Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan kısmı”. Kurumlar vergisi matrahının tespitinde gider olarak kabul edilmemektedir.193 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu’nun “Gider Kabul Edilmeyen Ödemeler” başlıklı 41. maddesinin 9’uncu fıkrasında Kurumlar Vergisi Kanunu’na paralel olarak düzenlenmiştir Konu ile ilgili olarak 25.05.2021 tarih ve 31491 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 18 seri no.lu Kurumlar Vergisi Tebliği ile uygulamaya ilişkin açıklamalar yapılmıştır. Finansman Gider Kısıtlamasının Kapsamı Finansman gider kısıtlaması kredi kuruluşları, finansal kuruluşlar, finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketleri dışında, kullanılan yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşan işletmelerde, aşan kısma münhasır olmak üzere, yatırımın maliyetine eklenenler hariç, işletmede kullanılan yabancı kaynaklara ilişkin faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı ve benzeri adlar altında yapılan gider ve maliyet unsurları toplamının %10’unu aşmamak üzere Cumhurbaşkanınca kararlaştırılan kısmı kanunen kabul edilmeyen gider (KKEG) olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, bu oranı sektörler itibarıyla farklılaştırmaya Cumhurbaşkanı, bendin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye Hazine ve Maliye Bakanlığı yetkili kılınmıştır. Cumhurbaşkanı bu yetkisini 4/2/2021 tarihli ve 31385 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 3/2/2021 tarihli ve 3490 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla kullanmış olup bu Kararda 1/1/2021 tarihinden itibaren başlayan vergilendirme dönemi kazançlarına uygulanmak üzere söz konusu gider ve maliyet unsurlarının %10’unun kurum kazancının tespitinde indiriminin kabul edilmeyeceği düzenlenmiştir. Dolayısıyla, yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşmış olan kurumlar vergisi mükelleflerinin, aşan kısımla sınırlı olmak üzere, yabancı kaynaklara ilişkin faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı ve benzeri adlar altında yapılan gider ve maliyet unsurları toplamının %10’luk kısmı, kurum kazancının tespitinde KKEG olarak dikkate alınacaktır. Ayrıca, öz kaynak tutarını aşan yabancı kaynaklara ilişkin olarak faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı ve benzeri adlar altında yapılan gider ve maliyet unsurlarından, yatırımın maliyetine eklenmiş olan yabancı kaynaklardan doğan gider ve maliyet unsurları ise %10’luk bu kısıtlamaya tabi tutulmayacaktır. Söz konusu gider kısıtlaması uygulamasında; -Kredi kuruluşu: 5411 sayılı Kanun kapsamında tanımlanan mevduat ve katılım bankalarını, -Finansal kuruluş: 5411 sayılı Kanunda kredi kuruluşları dışında kalan ve sigortacılık, bireysel emeklilik veya sermaye piyasası faaliyetlerinde bulunmak veya bu Kanunda yer alan faaliyet konularından en az birini yürütmek üzere kurulan kuruluşlar ile kalkınma ve yatırım bankaları ve finansal holding şirketlerini, -Finansal kiralama, faktoring ve finansman şirketleri: 6361 sayılı Kanunun ilgili maddelerinde yer alan sözleşmelere uygun olarak faaliyette bulunan şirketleri, -Finansman giderleri: Yabancı kaynağın kullanım süresine bağlı olarak doğan her türlü faiz, komisyon, vade farkı, kâr payı, kur farkı, faktoring kuruluşlarına verilen iskonto bedelleri ve benzeri adlar altında yapılmış olan gider ve maliyet unsurlarını,  -Yabancı kaynaklar: Bilançonun kısa vadeli yabancı kaynaklar ve uzun vadeli yabancı kaynaklar toplamını, -Yatırım: İlgili duran varlık kullanılmaya hazır hale gelinceye kadar yatırım projelerine ilişkin olarak “yapılmakta olan yatırımlar” hesabında izlenen tutarlar da dahil olmak üzere her türlü (teşvik belgeli veya belgesiz) amortismana tabi iktisadi kıymetleri ifade etmektedir. Kurumlar Vergisi Açısından Kapsama Giren Mükellefler Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 11 inci maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde düzenlenen finansman gider kısıtlaması, yabancı kaynakları öz kaynaklarını aşan kurumlar vergisi mükellefleri hakkında uygulanacaktır. Ayrıca, finansman gider kısıtlaması uygulamasında, yabancı kaynak ve öz kaynak mukayesesi gerekmekte olduğundan bu düzenleme bilanço esasına tabi mükellefler için geçerli olup işletme hesabı esasına tabi mükellefler bu kapsamda değerlendirilmeyecektir. -4632 sayılı Kanun kapsamında faaliyette bulunan emeklilik şirketleri, -5411 sayılı Kanun kapsamında faaliyette bulunan Türkiye’de kurulu mevduat bankaları, katılım bankaları, kalkınma ve yatırım bankaları, yurt dışında kurulu bu nitelikteki kuruluşların Türkiye’deki şubeleri ve finansal holding şirketleri, -5684 sayılı Kanun kapsamında faaliyette bulunan sigorta ve reasürans şirketleri, -6361 sayılı Kanunun ilgili maddelerinde yer alan sözleşmelere uygun olarak faaliyette bulunan finansal kiralama, faktoring, finansman şirketleri ve tasarruf finansman şirketleri ile -6362 sayılı Kanun kapsamında sermaye piyasası faaliyetlerinde bulunan kurumlar finansman gider kısıtlamasına tabi tutulmayacaklardır. Finansman Gider Kısıtlamasının Uygulanacağı Dönem Gider kısıtlaması kapsamında olup bilanço esasına göre defter tutan kurumlar vergisi mükellefleri, her bir geçici vergilendirme döneminin son günü itibarıyla finansman gider kısıtlaması öncesi Vergi Usul Kanununa göre çıkaracakları bilanço esas alınmak suretiyle öz kaynak ve yabancı kaynak mukayesesi yaparak finansman gider kısıtlamasına tabi olup olmayacaklarını tespit edeceklerdir. Yıllık dönemde; hesap dönemi olarak takvim yılını kullanan mükelleflerde 31 Aralık tarihli bilanço, özel hesap dönemini kullanan mükelleflerde ise hesap döneminin son günü itibarıyla çıkarılacak bilanço esas alınacaktır. Dolayısıyla, finansman gider kısıtlaması ilk defa 2021 yılının birinci geçici vergilendirme dönemi itibarıyla dikkate alınacaktır. Gider Kısıtlaması Kapsamına Giren Yabancı Kaynaklara İlişkin Gider ve Maliyet Unsurları Gider ve maliyet unsurlarından yatırımın maliyetine eklenenler gider kısıtlaması kapsamı dışındadırlar. Finansman gider kısıtlaması kapsamında yatırım olarak kabul edilen kıymetlerin maliyet bedelinin hangi unsurlardan oluştuğu Vergi Usul Kanununun 262 nci maddesinde belirlenmiştir. Bu madde ve bu maddeye ilişkin Vergi Usul Kanunu Genel Tebliğlerinde yapılan açıklamalar çerçevesinde, zorunlu olarak ya da mükellefin ihtiyarında maliyete eklenen yabancı kaynaklara ait gider ve maliyetler gider kısıtlamasına konu olmayacaktır. Bir gider veya maliyet unsurunun gider kısıtlamasına konu edilmesi için bunların yabancı kaynak kullanımına ve bu kaynağın kullanım süresine bağlı olarak doğmuş olması gerekmektedir. Teminat mektubu komisyonları, tahvil ihracı ile ilgili olarak yapılan baskı ve benzeri giderler ile ipotek masrafları gibi herhangi bir yabancı… Okumaya devam et Finansman Gider Kısıtlaması Uygulamasında Stok Maliyetine Eklenen Finansman Giderlerinin Durumu

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Alternatif Finansman Modeli: Sat-Kirala-Geri Al İşlemleri

ALTERNATİF FİNANSMAN MODELİ: SAT-KİRALA-GERİ AL İŞLEMLERİ Sat-kirala -geri al (SKG) işlemi, bir işletmenin sahip olduğu taşınır veya taşınmaz varlığı (genellikle gayrimenkul, ekipman, makine vb.) bir finansal kiralama şirketine satıp, aynı varlığı eş zamanlı olarak kiralayarak kullanmaya devam etmesi ve sözleşme sonunda geri alma hakkını elde etmesi esasına dayanır. Yurt dışında uzun yıllardır mevcut olan bu uygulama 6361 sayılı Kanun ile ülkemizde de uygulama alanı bulmuştur. Sat–kirala–geri al işlemlerinin Türkiye’deki hukuki altyapısı, temelde 6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu ve genel hükümler açısından Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde şekillenir. Bu yapı, işlemin hem satış hem de kiralama yönünü birlikte düzenler. 6361 sayılı Kanunun 18’nci maddesinde finansal kiralama sözleşmesi; kiralayanın, kiracının talebi ve seçimi üzerine üçüncü bir kişiden veya bizzat kiracıdan satın aldığı veya başka suretle temin ettiği veya daha önce mülkiyetine geçirmiş bulunduğu bir malın zilyetliğini, her türlü faydayı sağlamak üzere kira bedeli karşılığında, kiracıya bırakmasını öngören sözleşme olarak tanımlanmıştır. Kiralayanın bizzat kiracından satın aldığı bir malı sözleşme ile kiracıya bırakması şeklinde yapılan finansal kiralama sözleşmeleri SKG işleminin hukuki alt yapısını oluşturmaktadır. Sat–kirala–geri al işlemi aslında iki aşamalı karma bir sözleşmedir. İlk aşamada işletme taşınır veya taşınmaz varlığını finansal kiralama şirketine satar. Bu satış işlemi Türk Borçlar Kanunu çerçevesinde yapılır. İkinci aşamada, eski malik ile finansal kiralama şirketi arasında finansal kiralama sözleşmesi düzenlenir ve bu sözleşme 6361 sayılı Kanuna tabidir. Sat–kirala–geri al işlemi, işletmelerin finansman ve bilanço yönetimi ihtiyaçlarına cevap veren pratik bir yöntemdir. Bu uygulamada işletme aktifinde bulunan taşınır veya taşınmazı finansal kiralama şirketine satarak hızlı bir şekilde nakit sağlar. Ayrıca satmış olduğu kıymeti kullanmaya devam ettiği için mal veya hizmet üretimi sekteye uğramaz. Satılan kıymetin kiralama sözleşmesi sonunda geri alınma hakkı olduğu durumlara kıymet tam anlamıyla elden çıkarılmamış olur. İşletmenin nakit ihtiyacını karşılamak amacıyla sahibi olduğu taşınır veya taşınmazı satması durumunda kurumlar vergisi, katma değer vergisi, tapu harcı gibi önemli vergisel yükleri olabilecektir. Oysa SKG işleminde vergi kanunları ile sağlanan bazı avantajlar nedeniyle aktifteki kıymetin kiralayana satışı ve geri alınması esnasında önemli bir vergi yükü oluşmayacaktır. SKG genellikle bilançolarında yüksek değerli sabit kıymetler bulunan ve nakit ihtiyacı olan işletmeler tarafından tercih edilmektedir. Türkiye uygulamasında SKG yaygın olarak sanayi ve üretim şirketleri (fabrika binaları, makinalar ve üretim tesisleri), inşaat ve gayrimenkul şirketleri (ofis binaları, AVM’ler), Lojistik ve taşımacılık şirketleri (tır, kamyon ve araç filoları), havayolu ve ulaştırma şirketleri (uçaklar, büyük ölçekli taşıtlar), perakende mağazacılık şirketleri (mağaza binaları, depolar) ve konaklama hizmeti veren şirketler (otel binaları, turizm tesisleri) tarafından alternatif bir finansman modeli olarak kullanılmaktadır. SKG işlemleri finansman sağlama açısından ciddi avantajlara sahip olmakla birlikte işlem sonucu ele edilen nakdin verimli kullanılmaması durumunda bazı dezavantajlar da yaratabilmekte sonuç olarak şirket için önemli bir kıymetin tamamen elden çıkması ile sonuçlanabilmektedir. SKG İşlemlerinin Avantajları Nelerdir? Sat–kirala–geri al (SKG) işlemi, özellikle finansman ihtiyacı olan işletmeler için önemli avantajlar sağlar. Uygulamanın bazı avantajlarını aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz. – İşletme varlığını finansal kiralama şirketine satar satmaz anında yüksek tutarda nakit elde eder. Krediye göre daha hızlı finansman sağlanır. – Satılan varlık eş zamanlı olarak kiralanacağı için mal veya hizmet üretim faaliyetleri sekteye uğramaz. – Banka kredisi kullanılmaksızın finansmana erişim imkânı sayesinde banka kredi limitleri kullanılmaz. Krediye erişimin zor olduğu dönemlerde çok avantajlı bir finansman alternatifidir. – SKG işlemi sonucunda aktifteki sabit kıymet nakde dönüşür ve şirketin likidite rasyoları iyileşir. Finansal olarak daha güçlü bir görünüm sağlanabilir. – Sözleşme sonunda varlığın geri alma hakkı olduğundan kira süresinin sonunda mülkiyet geri kazanılabilir. – SKG işlemi sonucunda elde edilen nakit verimli yatırımlarda kullanılarak önemli bir nakit akışı yaratılabilir. – SKG şirkete önemli bir finansal esneklik sağlar. Nakit çıkışları zamana yayılarak daha dengeli bir finansal performans sağlanabilir. – Uygulama sayesinde âtıl durumda bulunan varlıklar nakde çevrilip elde edilen nakit verimli alanlara yatırılabilir. SKG İşlemlerinin Dezavantajları Var Mıdır? Finansmana erişim açısından alternatif bir model olan SKG işlemleri önemli avantajları yanı sıra bazı dezavantajları da bünyesinde barındırmaktadır. SKG işleminin en önemli riski sabit kıymetin mülkiyetinin tamamen kaybedilme riskidir. Bu nedenle stratejik varlıkların SKG işlemine konu edilmesi önerilmemektedir. Finansal kiralama sözleşmeleri uzun dönemli ve bağlayıcı nitelikte sözleşmelerdir. Bu durum işletmenin sözleşme süresi boyunca yüksek tutarlarda kira ödeme zorunluluğu nedeniyle finansal zorluk yaşamasına neden olabilir. Özellikle kriz dönemlerinde mal ve hizmetlere talebin azalması nedeniyle işletme kira ödemelerini yapabilecek nakit akışı yaratmakta zorlanabilir. SKG işlemi ile sabit kıymetin mülkiyeti finansal kiralama şirketine geçeceğinden işletmenin varlık üzerindeki tasarruf yetkisi oldukça sınırlanacaktır. Örneğin fabrika binasını finansal kiralama şirketine geri kiralamak için satan bir işletme, üretim yeri değişikliği yapma konusunda tasarruf yetkisini kaybedebilir. Ayrıca sözleşmede yer almaması durumunda taşınmazında alt kiralama yapamaz. Taşınmazda önemli değişiklikler yapamaz. Hangi Sabit Kıymetler SKG İşlemine Konu Olabilir? Sat–kirala–geri al (SKG) işlemine konu olabilen mallar, genel olarak finansal kiralamaya elverişli olan varlıklardır ve hukuki çerçevesi 6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu ile belirlenmiştir. Kanunun 19’uncu maddesine göre finansal kiralama sözleşmesine taşınır ve taşınmaz mallar konu olabilir. Bütünleyici parça veya eklenti niteliklerine bakılmaksızın asli niteliğini koruyan her mal tek başına finansal kiralama sözleşmesinin konusu olabilir. Uygulamada en çok gayrimenkuller bu kapsamda kullanılmaktadır. İstisnaya konu olabilecek taşınmazlar Türk Medeni Kanununda “taşınmaz” olarak tanımlanan ve esas niteliği bakımından bir yerden başka bir yere taşınması mümkün olmayan, dolayısıyla yerinde sabit olan mallardır. Bilgisayar yazılımlarının çoğaltılmış nüshaları hariç olmak üzere patent gibi fikrî ve sınai haklar finansal kiralama sözleşmesine konu olamaz. Sat-Kirala-Geri Al İşlemi VS Banka Kredisi Sat-Kirala-Geri Al (Sell and Leaseback) işlemi ile banka kredisi, işletmelerin nakit akışını yönetmek için kullandığı iki temel yöntemdir. İkisi de finansman sağlasa da, mülkiyet yapısı ve bilanço üzerindeki etkileri bakımından birbirlerinden oldukça farklıdırlar. Banka kredisinde, bir varlığı (gayrimenkul, makine vb.) teminat göstererek bankadan borç alınır. Varlık işletme üzerinizde kalmaya devam eder, ancak üzerinde banka lehine ipotek bulunur. Sat-Kirala-Geri Al işleminde, işletme aktifindeki bir varlığı (genellikle bir gayrimenkulü) finansal kiralama (leasing) şirketine satmakta ve satış bedelini nakit olarak almaktadır. Daha sonra işletme bu varlığı belirli bir süre için kiralar ve sözleşme sonunda varlığı sembolik bir bedelle geri alır. Sat-kirala-geri al işlemi ile banka kredisine ilişkin karşılaştırmalı özellikler aşağıdaki gibidir. Özellik Sat-Kirala-Geri Al İşlemi Banka Kredisi Mülkiyet Sözleşme süresi boyunca FK şirketindedir. İşletmededir. Ancak üzerinde banka ipoteği bulunur. Finansman Oranı Varlık değerinin tamamı Genellikle ekspertiz değerinin %50-%70’i kadardır.… Okumaya devam et Alternatif Finansman Modeli: Sat-Kirala-Geri Al İşlemleri

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Kurumsal Dayanıklılığın Üçlü Yapısı: İç Kontrol, İç Denetim ve Risk Yönetimi

  Kurumsal yönetimin en önemli üç sütununu oluşturan iç kontrol, iç denetim ve risk yönetimi süreçleri, çoğu zaman birbirleriyle karıştırılmakta ve yanlış kullanılabilmektedir. Bu yazıda iç kontrol, iç denetim ve risk yönetimi süreçlerinin kurumsal yönetim bağlamında birbirleriyle olan ilişki ve etkileşimlerini irdeleyeceğim.     Kurumsal Yönetim Kurumsal yönetim, şirketlerin paydaşlar adına etkili ve etkin bir şekilde yönetilmesinin sağlanması açısından oldukça önemlidir. Bu nedenle, çeşitli kişi, kurum ve kuruluş tarafından birçok farklı kurumsal yönetim tanımı yapılmıştır. Örneğin, 1992 yılında yayınlanan Cadbury Raporuna göre kurumsal yönetim, şirketlerin hissedarlar ve diğer paydaşlar yararına yönetildiği ve kontrol edildiği bir sistemdir.   Kurumsal yönetimin temel ilkeleriyle ilgili olarak da birçok kurum ve kuruluşun yayını bulunmaktadır. Örneğin OECD’ye göre kurumsal yönetimin;   Ø   Hissedarların hakları, Ø   Hissedarlara ve paydaşlara eşit ve adil davranma, Ø   Şeffaflık Ø   Yönetim kurulunun sorumluluğu   olmak üzere dört temel ilkesi bulunmaktadır. Kurumsal yönetimle ilgili bütün tanımlamaların ve ilkelerin özünde, paydaşların haklarının korunmasını sağlamak yatmaktadır. Paydaşların haklarının korunması, şirketin etkin, etkili ve ekonomik yönetilmesiyle mümkün olabilir. Bu noktada, şirket paydaşlarının şirketten beklentilerinin ne olduğunun belirlenmesi büyük önem taşımaktadır. Bu beklentiler, şirketin büyümesi, kar maksimizasyonu, pazar payının artırılması, rekabet avantajı sağlanması vb. birçok farklı şekilde olabilir. İşte bu noktada, “stratejik plan” kavramıyla karşı karşıya geliriz.     Stratejik Plan Stratejik planın da birçok farklı tanımı yapılabilir. Ancak, kısaca, bir şirketin uzun dönemli hedeflerinin ve bu hedeflere ulaşmak için gerekli olan yol haritasının belirlenmesi olarak tanımlanabilir. Stratejik planla ilgili en önemli husus, şirketin hissedarlarının uzun dönemde şirketten ne beklediğinin (stratejik hedef) belirlenmesidir. Bazı hissedarlar, kar maksimizasyonunu sağlamak ve bu yolla şirketten maksimum temettü elde etmek isteyebilirken bazıları da şirketin uzun dönemde büyüyerek ekonomik değerinin artmasını veya pazar hakimiyetini elde etmesini isteyebilirler. Bu nedenle, hissedarların şirketten beklentilerinin belirlenmesi, stratejik planın oluşturulması açısından oldukça önemlidir.     Stratejik hedef ve planın belirlenmesi, uygun bir kurumsal yönetim sisteminin tesis edilmesi açısından da önemlidir. Örneğin, kozmetik sektöründe faaliyet gösteren bir şirketi ele alalım. Bu şirket, vizyonunu gelecekteki 10 yıl içinde yurtiçi pazar hakimiyetini elde etmek olarak belirlesin. Bu durumda, bu vizyonu gerçekleştirmek için alt aşamalardan oluşan ayrıntılı bir stratejik plan yapılması gerekecektir. Şirketin pazardaki konumu belirlendikten sonra varlıklar, kaynaklar, güçlü ve zayıf yönler ile riskler belirlenecek ve alt aşamalar stratejik planda detaylı bir şekilde belirlenecektir. Bütün bu çalışmalar sonucunda şirketin nasıl bir organizasyon yapısına ihtiyacı olduğu sorusu karşımıza çıkacaktır. İşte burası, yazımızda iç kontrol sistemiyle ilk karşılaştığımız yerdir.     İç Kontrol İç kontrol kavramı ülkemizde çoğu zaman yanlış anlaşılmakta ve denetim hatta bazen de teftiş yerine kullanılabilmektedir. Bana göre bunun altında yatan en önemli sebep, kavramın tanımının oldukça geniş ve soyut yapılması ve kavramın ülkemiz yönetim sisteminin çok da alışık olmadığı Anglosakson orijinden geliyor olmasıdır. Bu nedenle, “iç kontrol” kavramının genel tanımını yapmak yerine, kavramdan ne anlaşılması gerektiği üzerinde duracağım. İç kontrol, esas itibarıyla bir süreçtir. Süreç kelimesini altını çizerek tekrar etmek istiyorum; çünkü bu kelime, kavramın doğru anlaşılabilmesi açısından anahtar bir role sahiptir. Peki “süreç” ile neyi ifade etmek istiyoruz?     Süreç ifadesi, bir organizasyondaki bütün faaliyetleri içermektedir. Yönetim kurulu ve diğer icrai ve icrai olmayan kurulların tesisi, organizasyonun hiyerarşik yapılanması, satın alma, satış ve pazarlama, üretim yöntemleri, insan kaynakları, muhasebe ve finans vb. işletmedeki bütün birimler iç kontrol sisteminin bir parçasıdır. Örneğin, bir ödeme sürecinde, malların işletmeye gelip teslim alındığına dair tutanağın ve sevk irsaliyesinin faturaya eklenip finans bölümüne gönderilmesi, finans bölümünün gerekli kontrolleri yaptıktan sonra ödemeyi yapması ve ödemenin muhasebe tarafından yine ilgili belgelerle birlikte kayda alınması, belirli tutarın üzerindeki ödemelerin üst yöneticilerin onayına tabi olması bir iç kontrol sürecidir. Dolayısıyla, iç kontrol, tek seferlik bir denetim faaliyeti olmaktan ziyade, işletmenin faaliyetlerini nasıl sürdüreceğinin belirlendiği yaşayan ve sürekli devam eden bir süreçtir.     Görüldüğü üzere, etkin bir iç kontrol süreci, bir hile ve suistimal bulma aracı olmaktan ziyade, muhtemel hile ve suistimallerin en aza indirilmesine olanak sağlamaktadır. Etkin bir iç kontrol sürecinin nasıl olması gerektiğine dair pek çok görüş bulunmakla birlikte, işletmenin sektörüne, büyüklüğüne, stratejik hedeflerine vb. bağlı olarak farklı şekillerde kurulabileceği de açıktır.     Bir şirkette güçlü bir iç kontrol sisteminin kurulmasından şirketin yönetimi sorumludur. Yönetim kurulu, yukarıda yer alan açıklamaları da dikkate alarak, şirkete ve hedeflerine en uygun iç kontrol sistemini kurmakla yükümlüdür. Güçlü bir iç kontrol sisteminin, şirketin operasyonlarının içerisine gömülmesi ve yukarıda da belirtildiği gibi ayrı bir denetim faaliyeti olarak algılanmaması gerekir. Bunun yanında, değişen koşullara ve risklere hızlıca cevap verebilmelidir. İç kontrol sisteminin güçlü bir şekilde işleyip işlemediğinin ve değişen koşullara ve risklere uyum sağlayıp sağlamadığının kontrol edilmesi olgusu bizi iç denetim kavramıyla karşı karşıya getirmektedir.     İç Denetim İç denetim oldukça geniş bir konsepttir ve birçok fonksiyonu vardır. Bu nedenle, yalın ve basit bir tanım yapmak güçtür. İç denetimin icra ettiği belli başlı fonksiyonlar aşağıdaki gibi sıralanabilir; –                İç kontrol sisteminin gözden geçirilmesi –                Şirketteki önemli risklerin tespit edilmesi –                Şirket operasyonlarının etkinliğinin ve etkililiğinin gözden geçirilmesi –                Finansal bilgi ve raporların denetlenmesi –                Hile ve suistimalin araştırılması gibi özellikli incelemeler yapılması –                Mevzuata uyumun değerlendirilmesi. Görüldüğü üzere, ülkemizde çoğunlukla algılandığı şekilde iç denetimin hile ve suistimallerin tespit edilmesi fonksiyonuna indirgenmesi oldukça yanlıştır. İç denetimin en temel fonksiyonlarından biri, şirketteki iç kontrol sisteminin ekonomikliğinin, etkinliğinin ve etkililiğinin (3E) değerlendirilmesi ve sağlanması hususunda yönetime rehberlik etmektir. İç denetimin, şirketin mevcut iç kontrol sisteminin şirketin stratejik hedeflerine ulaşmasını sağlayıp sağlamayacağını, aksayan yönleri ve riskleri tespit etmesi beklenir. Bu yönüyle, iç kontrol sistemi tesis edilmemiş bir şirkette uluslararası standartlara uygun bir iç denetimin icra edilmesi mümkün değildir. Öncelik, stratejik hedeflere uygun bir iç kontrol sisteminin tesis edilmesi olmalıdır. Kurulan iç kontrol sisteminin sağlıklı işleyip işlemediği, stratejik hedeflerle ve stratejik planla uyumlu olup olmadığının değerlendirilmesi ise iç denetimin icra edeceği bir fonksiyondur.     Ülkemizde son yıllarda birçok danışmanlık ve denetim şirketinin işletmelere dışarıdan iç denetim hizmeti sunduğu gözlemlenmektedir. Şirketlerin iç denetim hizmetini dışarıdan sağlamaları gayet tabi ki mümkündür. Ancak, sunulan iç denetim hizmetinin, yukarıda çerçevesi çizilen uluslararası standartlara uygun bir iç denetim hizmetinden ziyade, hile ve suistimal denetimi olduğu müşahede edilmektedir. Hile ve suistimal denetimi, iç denetimin icra ettiği önemli fonksiyonlardan biridir, ancak iç kontrol sistemi kurulmamış bir şirkete iç denetim hizmeti sunma iddiasında olmak, iç denetimin yeterince anlaşılmadığının en bariz göstergesidir.     Şirketin stratejik… Okumaya devam et Kurumsal Dayanıklılığın Üçlü Yapısı: İç Kontrol, İç Denetim ve Risk Yönetimi

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

2026’ya Girerken Bankacılık Sektörünün Genel Görünümü-Finansal Panorama

2025 Küresel Bankacılık Sektörü Değerlendirmesi-Finansal Panorama, 2025 yılı küresel bankacılık sektörünün de önemli bir dönüşüm sürecinden geçtiği bir yıl oldu. Pandemiden sonraki dönemde gelişen yeni normal, yüksek faiz ortamı ve jeopolitik belirsizlikler, bankaların geleneksel iş modellerini yeniden şekillendiriyor. Bu gelişmeler sektörde “yeni normal” olarak adlandırılan daha temkinli, daha dijital ve daha dayanıklı bir yapının oluşmasına yol açıyor.     2025 yılında küresel bankacılık sektörü toplam aktif büyüklüğü 190 ilâ 205 trilyon dolar seviyesine ulaştı. Bununla birlikte gölge bankacılık denilen banka dışı tröst şirketleri, hedge fonlar, sigorta şirketleri, yatırım fonları ve diğer banka dışı finansal kuruluşları kapsayan sektörün toplam varlıklarının 2024 yılında 256,8 trilyon dolara ulaştığı tahmin edilmiştir. Sektörün toplam büyüklüğünün toplam finansal sektörün %51’ine ulaşması ise gölge bankacılık tarafındaki hızlı büyümeyi gözler önüne sermiş ve regülatif kaygıları daha da artırmıştır. McKinsey’nin Global Banking Review 2025 raporuna göre, küresel bankalar 2024 yılında 1,2 trilyon dolar net gelir elde etti ve ROE %10’un üzerine çıktı. 2025 yılında da küresel bankacılık sektörünün benzer tutarda 1,2 trilyon dolar biraz üzerinde kârlılık göstermesi beklenmektedir. Bu performansın ana nedeni yüksek faizlerin getirdiği güçlü net faiz marjı ve hacim artışıydı. S&P Global Ratings tarafından hazırlanan raporlarda 2025 yılı için Global ROE beklentisinin %10,5-12,0’a ulaşabileceği tahmin edilmiştir. Avrupa bankaları için %9-11; ABD Büyük Bankaları için %10+ ve Türkiye Bankacılık Sektörü içinse %25+ gerçekleşmesi beklenmektedir. 2026’da ise küresel ROE’nin %13 seviyesine yükselebileceği tahmin edilmektedir.  2025 yılında birçok gelişmiş ülkede fiyat artışları ılımlı seyretmiş ve ortalama küresel enflasyonun %4 seviyesinde gerçekleşmesi beklenmektedir. Söz konusu seviyeler ise ROE üzerinden yurtdışı bankacılık sistemi açısından özkaynakların enflasyon karşısında korunması ve yatırım cazibesi açısından önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır.     Bu manada Türk Bankacılık Sektörü (TBS) her ne kadar özkaynak karlılığı bakımından global bankacılık sektörüne göre daha karlı görünse de 2025 yılında gerçekleşmesi beklenen %30-35 TÜFE enflasyon ortamında özkaynaklarda yaşanan erime (Tahmini ROE üzerinden %5-10 özkaynak erimesi) sebebiyle küresel yatırım ölçeğinde ihtiyatla yaklaşılan ve durağan algılanan bir yapı arz etmiştir. Burada özellikle Türk Bankacılık Sektörünün güçlü özkaynak yapısının ve likidite düzeyinin korunmasına dönük Basel düzenlemelerine tam uyum durumunun (risk iştahının daha düşük; risk algısının daha yüksek olmasından) da bankaların özkaynakları üzerinden daha yüksek oranlı bir özkaynak karlılığı oluşumunu bir nebze azalttığı da değerlendirilebilir.     Diğer yandan IMF ve Finansal İstikrar Kurulu da yukarıdaki analizi destekler nitelikte, Basel standartlarının ülkeler arasında farklı hızlarda uygulanmasının özellikle uluslararası faaliyet gösteren bankalar için “dengesizlik” yarattığına dikkat çekiyor. Bu manada 2025 yılında BDDK’nın Basın Açıklamasında da değindiği gibi Türk Bankacılık Mevzuatının Basel Standartlarına Uyumlu Bulunmasına İlişkin Rapor (RCAP) bulgularına göre Türk bankacılık mevzuatı Basel düzenlemelerine tam uyumlu bulunurken, İsviçre, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülke bankacılık düzenlemeleri tam uyumlu bulunmamıştır. Bununla birlikte Rapor’un bir diğer önemli çıktısı da Uzakdoğu (Çin) ve Arjantin gibi bazı Güney Amerika ülke bankacılık düzenlemelerinin Basel düzenlemelerine tam uyumlu bulunmasıdır. Bu manada özellikle pandemi sonrası durgunluk, likidite ve yaşanan yapısal sorunların Türk Bankacılık sektörüne yansımasının kısıtlı kalmasında bu düzenlemelere uyum durumunun önemli katkısı olduğu değerlendirilmektedir.     Bu manada, Küresel Bankacılık Sektörü 2025 yılında 1,2 trilyon USD net kâr beklerken, Ekim 2025 sonu itibarıyla 44,1 trilyon TL (Yaklaşık 1 trilyon USD/Küresel Bankacılık Sektörü Aktiflerinin Yüzde 0,5’i)) aktif büyüklüğüne ulaşan TBS net karının 2025 yılsonunda 750 milyar TL/yaklaşık 17-19 milyar dolar seviyesine ulaşarak 2025 yılını %50’nin üzerinde net kâr artışıyla kapatması, özkaynak kârlılığının (%26-29 bandı) bir miktar beklenen enflasyonun (2025: %31,2) altında kalması dolayısıyla TBS’deki banka özkaynaklarının enflasyon karşısında erime sürecinin bir miktar devam edeceği öngörülmektedir. Bu süreçte kamu bankalarının özkaynak karlılığında artış beklenirken, yerli özel ve yabancı bankaların özkaynak karlılığında ise özellikle takipteki kredi portföyü ve faaliyet giderlerindeki artış kaynaklı bir miktar gerileme beklense de özellikle yabancı bankaların özkaynak karlılığının Türk Bankacılık Sektörü özkaynak karlılık beklentilerinin üzerindeki yapısını korumaya devam etmesi beklenmektedir.   Bununla birlikte küresel bankacılık sektörü aktif karlılığının (ROA) 2025 yılında %1,5-2 civarında gerçekleşmesi, söz konusu rasyonun TBS’de %2,9-3,2 seviyesinde gerçekleşebileceği beklenirken söz konusu rasyo da Türk Bankalarının aktif kârlılığının küresel ortalamanın üzerinde olması açısından olumlu görülmelidir.   Bununla birlikte Türk Bankalarının dünyanın ilk 500 bankası listesinde değer sıralamasında artan değeri de yatırımcı fırsatları açısından önemli bir göstergedir.     Dünyanın en değerli 500 bankası 2025 listesinde Türkiye de var Dünyanın en değerli 500 bankası sıralamasında, Çinli bankalar ilk dört sırada yer alırken, Türkiye’den altı banka listeye girmeyi başardı. Brand Finance’in “Banking 500 – 2025” raporuna göre, Çin bankaları küresel bankacılık sektöründe liderliğini sürdürüyor. Industrial and Commercial Bank of China (ICBC), yaklaşık 79,1 milyar dolarlık marka değeriyle üst üste üçüncü kez dünyanın en değerli bankası unvanını korudu.   ICBC’yi, 78,4 milyar dolarlık marka değeriyle China Construction Bank takip etti. Üçüncü sırada 70,2 milyar dolarla Agricultural Bank of China, dördüncü sırada ise 63,8 milyar dolarla Bank of China yer aldı. Bu sonuçlar, Çin bankalarının küresel finans sektöründeki etkisini bir kez daha gözler önüne serdi.​ Amerikalı bankalar da listede önemli pozisyonlara sahip. Bank of America, 45 milyar dolarlık marka değeriyle beşinci sırada yer alırken, Chase 44,2 milyar dolarla altıncı sırada konumlandı. Wells Fargo 36 milyar dolarla yedinci, Citi 35,7 milyar dolarla sekizinci ve JP Morgan 32,4 milyar dolarla dokuzuncu sırada bulunuyor. Bu veriler, ABD bankalarının küresel finans piyasasındaki güçlü varlığını göstermekte.​   Türkiye’den altı banka, dünyanın en değerli 500 bankası listesine girerek dikkat çekti. İş Bankası, 1,2 milyar dolarlık marka değeriyle 196’ncı sıraya yükseldi ve Türkiye’nin en değerli bankası unvanını korudu. Ziraat Bankası 875 milyon dolarla 230’uncu, Garanti BBVA 721 milyon dolarla 256’ncı, Vakıfbank 386 milyon dolarla 360’ıncı, Akbank 345 milyon dolarla 376’ncı ve Yapı Kredi 308 milyon dolarla 403’üncü sırada yer aldı. Bu yükselişler, Türk bankacılık sektörünün uluslararası alandaki rekabet gücünü artırdığını göstermektedir.     3- Küresel Bankacılık Sektöründeki Trendler ve Türk Bankacılık Sektörü- Dijital Dönüşüm, Yapay Zekâ, Yeşil Finans, Dijital Vicdan ve 2026 Beklentileri 2025’te her ne kadar daha temkinli tahminler yapılmış olsa da küresel ekonomik büyümenin IMF-OECD tahminlemeleri olan %3-3,2 seviyesinde gerçekleşerek uzun dönemli ortalamaların altında kalacağı ancak çok da sert bir durgunluğa işaret etmediğini göstermektedir. Küresel enflasyonist sürecin de etkisiyle oluşan yüksek faiz ortamı kredi arzını sınırlarken, kredi kalitesinde de bozulmalar yaşanmıştır. 2025’te piyasa ve fonlama riskleri, kredi kalitesindeki bozulma ve artan kredi riski, jeopolitik ve makro-finansal belirsizlikler gölge… Okumaya devam et 2026’ya Girerken Bankacılık Sektörünün Genel Görünümü-Finansal Panorama

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Ekonomik–Politik Bir Sentez: 2025 Yılında Küresel Sistem, Finansal Piyasalar, Türkiye ve 2026’ya Genel Bakış

BELİRSİZLİĞİN KALICI HALE GELDİĞİ YIL, 2025   2025 yılı, küresel ekonomi ve siyasetin artık geçici şoklar üzerinden değil, yapısal ve kalıcı belirsizlikler üzerinden şekillendiği bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Pandemi sonrası dönemde beklenen hızlı normalleşme ve dengelenme süreci yerini; yüksek borçluluk, jeopolitik gerilimler, iklim krizi, küresel ticarette parçalanma ve ekonomik karar alma süreçlerinde politikanın artan ağırlığına bırakmıştır. Piyasalar açısından 2025, yalnızca büyüme ve enflasyon verilerinin değil, seçim sonuçlarının, diplomatik krizlerin, savaşların ve toplumsal tepkilerin de fiyatlandığı bir yıl olmuştur.   Bu almanak çalışmamız, 2025 yılını ekonomi–politik bir perspektifle ele alarak küresel ekonomik gelişmeleri, finansal piyasaları ve Türkiye ekonomisini değerlendirmekte; 2026 yılına yönelik öngörüleri ve risk alanlarını ortaya koymaktadır.     KÜRESEL EKONOMİ: YAVAŞLAYAN AMA DAĞILMAYAN BÜYÜME   2025 yılında küresel ekonomik büyüme yaklaşık yüzde 3,2 seviyesinde gerçekleşmiştir. Bu oran, küresel ekonominin uzun dönem ortalamasının altında kalmakla birlikte, sert bir küresel durgunluğun yaşanmadığını da göstermektedir. Ancak büyümenin kompozisyonu, önceki yıllara kıyasla daha kırılgan ve dengesiz bir yapı sergilemiştir.   Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi, yüksek faiz ortamına rağmen güçlü iç talep ve istihdam piyasasının desteğiyle yüzde 2,5–2,7 bandında büyüme kaydetmiştir. Bununla birlikte, artan kamu borcu, bütçe açığı ve yaklaşan siyasi belirsizlikler, ABD ekonomisinin orta vadeli görünümü üzerinde baskı yaratmıştır. Avrupa Birliği ekonomisi ise enerji dönüşüm maliyetleri, savunma harcamalarındaki artış ve zayıf sanayi üretimi nedeniyle yüzde 1–1,5 aralığında sınırlı bir büyüme performansı göstermiştir.   Çin ekonomisi 2025 yılında küresel ekonominin en dikkat çekici yavaşlama hikâyesini sunmuştur. Gayrimenkul sektöründeki yapısal sorunlar, nüfus dinamikleri ve zayıflayan iç talep nedeniyle büyüme yüzde 3’ün altında kalmıştır. Buna karşılık Hindistan ve Güneydoğu Asya ülkeleri, genç nüfus, dijitalleşme ve üretim kaymalarının etkisiyle küresel büyümenin ana sürükleyicileri arasında yer almıştır.     PARA POLİTİKALARI: EKONOMİDEN ÇOK POLİTİK BİR ARAÇ !   2025 yılı, para politikasının teknik bir araçtan ziyade giderek daha fazla politik bir enstrüman hâline geldiği bir yıl olmuştur. Küresel ölçekte merkez bankaları, enflasyonla mücadele hedeflerini korurken aynı zamanda finansal istikrar, borç sürdürülebilirliği ve siyasi baskılar arasında denge kurmaya çalışmıştır.   ABD Merkez Bankası politika faizini uzun süre yüzde 5,25–5,50 bandında tutarak “yüksek faizi uzun süre koruma” stratejisini sürdürmüştür. Avrupa Merkez Bankası ise ekonomik durgunluk riski ile enflasyon baskıları arasında sıkışmış bir görünüm sergilemiştir. Bu durum, küresel likiditenin sınırlı kalmasına ve sermaye akımlarının daha seçici hâle gelmesine yol açmıştır.   Güçlü dolar, 2025 boyunca küresel finansal sistemin en belirleyici unsurlarından biri olmuştur. Gelişmekte olan ülkeler için yüksek dış borçlanma maliyetleri ve sermaye çıkışları, ekonomik kırılganlıkları artırmıştır. Böylece para politikaları yalnızca ekonomik büyümeyi değil, küresel siyasi dengeleri de doğrudan etkileyen bir araç hâline gelmiştir.     JEOPOLİTİK GELİŞMELER VE EMTİA PİYASALARI   2025 yılında emtia piyasaları, ekonomik temeller kadar jeopolitik gelişmeler tarafından da şekillendirilmiştir. Orta Doğu’daki gerilimler, enerji arz güvenliği ve küresel ticaret yollarına ilişkin riskler petrol fiyatlarını doğrudan etkilemiştir. Brent petrol fiyatları yıl boyunca 70–85 dolar bandında dalgalanmış; fiyatların aşağı yönlü hareketi jeopolitik risk primiyle sınırlanmıştır.   Altın ise 2025’in öne çıkan varlıklarından biri olmuştur. Merkez bankalarının rezerv çeşitlendirme stratejileri, artan jeopolitik belirsizlikler ve finansal sistemdeki kırılganlıklar altın fiyatlarını 2.200–2.450 dolar/ons aralığında tutmuştur. Tarımsal emtialarda ise iklim değişikliği kaynaklı arz şokları, küresel gıda enflasyonunun düşüşünü yavaşlatmıştır.     KÜRESEL SERMAYE PİYASALARI: AYRIŞAN DÜNYA   2025 yılı, küresel sermaye piyasalarında belirgin bir ayrışmanın yaşandığı bir dönem olmuştur. ABD borsaları, yapay zekâ, savunma sanayii ve teknoloji hisseleri öncülüğünde güçlü bir performans sergilerken; gelişmekte olan ülke piyasaları yüksek faiz ortamı ve güçlü dolar nedeniyle uzun süre baskı altında kalmıştır.   Tahvil piyasalarında uzun vadeli faizlerin yüksek seyretmesi, hem kamu hem de özel sektör için borçlanma maliyetlerini artırmıştır. Bu durum, yatırım kararlarının ertelenmesine ve küresel büyüme üzerinde aşağı yönlü risklerin artmasına neden olmuştur.     TÜRKİYE EKONOMİSİ: DENGELENME VE GÜVEN ARAYIŞI   Türkiye ekonomisi 2025 yılında yaklaşık yüzde 3–3,5 oranında büyüme kaydetmiştir. Sıkı para politikası ve makro ihtiyati önlemlerle birlikte enflasyon yüzde 31-32 bandına gerilemiş olsa da fiyat istikrarı hâlen temel politika önceliği olmaya devam etmektedir.   Döviz kuru oynaklığının görece azalmasına rağmen finansal koşulların sıkı seyri, reel sektör ve hanehalkı üzerinde baskı yaratmıştır. Türkiye’nin 5 yıllık CDS primi yıl boyunca 250–350 baz puan aralığında dalgalanmış; küresel risk iştahı ve iç siyasi gelişmeler yatırımcı algısını doğrudan etkilemiştir.   2025 yılı, Türkiye açısından büyüme ile istikrar arasındaki dengenin yeniden tanımlandığı bir geçiş yılı olmuştur. Ekonomik karar alma süreçlerinde öngörülebilirlik ve güven unsurları, finansal performansın belirleyici faktörleri hâline gelmiştir.     2026’YA BAKIŞ: SENARYOLAR VE ÖNGÖRÜLER   2026 yılına girerken küresel ekonomi için üç temel senaryo öne çıkmaktadır. Baz senaryoda küresel büyümenin yüzde 3 civarında sürmesi, enflasyonun kademeli olarak gerilemesi ve para politikalarında sınırlı bir gevşeme beklenmektedir. İyimser senaryoda jeopolitik risklerin azalması ve ticaret hacminin artmasıyla büyümenin hız kazanması öngörülmektedir. Risk senaryosunda ise bölgesel çatışmalar, iklim kaynaklı arz şokları ve finansal stres unsurları ön plana çıkmaktadır.   Türkiye açısından 2026 yılı, fiyat istikrarının kalıcı hâle gelmesi, yapısal reformların ilerlemesi ve sermaye girişlerinin artması açısından kritik bir eşik olacaktır. Ekonomi–politik uyumun güçlenmesi, hem iç hem de dış dengeler açısından belirleyici olacaktır.     SONUÇ: KARMAŞIK VE GİRİFT BİR 2026   2025 yılı, ekonomi ile politikanın ayrılmaz biçimde iç içe geçtiği bir yıl olarak hatırlanacaktır. Finansal piyasalar, ekonomik veriler kadar siyasi kararları da fiyatlamış; belirsizlik kalıcı bir unsur hâline gelmiştir. 2026 yılı ise riskler kadar fırsatları da beraberinde barındırmakta; karar alıcılar ve yatırımcılar için karmaşık ve girift bu görünüm çok boyutlu bir perspektif gerektirmektedir.   Ahmet Yiğit Ortak, Finansal Yönetim Hizmetleri LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Bağımsız Denetimde 2025 Değerlendirmesi ve 2026’ya Bakış

2025 yılı, bağımsız denetim açısından yalnızca teknik uygulamaların değil; denetimin kurumsal dayanıklılığının ve güven üretme kapasitesinin de sınandığı bir dönem olmuştur. Ekonomik daralma, finansmana erişimde yaşanan güçlükler ve konkordato başvurularındaki artış, denetimin rolünü bir kez daha finansal tabloların doğrulanmasının ötesine taşımıştır.   2025’te Bağımsız Denetim Alanında Ne Oldu? 2025 yılında bağımsız denetim, artan belirsizlik ortamında şirketlerin risklerini ve kırılganlıklarını daha görünür kılan bir işlev üstlenmiştir. Denetim; yalnızca geçmiş dönem sonuçlarının teyidi değil, bu sonuçları doğuran süreçlerin, varsayımların ve yönetişim yapılarının da değerlendirilmesini gerektiren bir faaliyet olarak öne çıkmıştır.   Bu dönemde konkordato süreçlerinin yaygınlaşması, denetim mesleği açısından önemli bir yapısal mesaj üretmiştir. Konkordato nedeniyle faaliyetleri askıya alınan veya yetkileri kaldırılan denetim kuruluşlarında görev alan sorumlu denetçiler ve ekip üyelerine ilişkin düzenlemeler, denetimin yalnızca teknik yeterlilikle değil; kurumsal süreklilik ve mali sağlamlıkla da doğrudan ilişkili olduğunu açık biçimde ortaya koymuştur.   Mevzuat çerçevesinde, konkordato sebebiyle faaliyetleri askıya alınan denetim kuruluşlarında görev alan ekiplerin üç yıl süreyle konkordato kapsamındaki denetim ve makul güvence raporlama faaliyetlerinde yer alamaması, denetim mesleğinde risk yönetimi ve kurumsal dayanıklılığın önemini güçlü biçimde vurgulamaktadır. Bu düzenleme, denetimin yalnızca denetlenen şirketler açısından değil, denetim kuruluşlarının kendisi açısından da sürekli bir güven ve sürdürülebilirlik gerektirdiğini teyit etmektedir.   Geçiş Dönemi: Bugün Ne Oluyor? Bugün bağımsız denetim, belirgin bir geçiş sürecinden geçmektedir. Bir tarafta mevzuata asgari uyumla sınırlı yaklaşımlar varlığını sürdürürken; diğer tarafta risk odaklı, süreç temelli ve teknoloji destekli denetim anlayışı giderek güç kazanmaktadır. Sürdürülebilirlik raporlaması, iç kontrol sistemleri, veri bütünlüğü ve yönetişim yapıları, denetimin doğal gündem başlıkları hâline gelmiştir.   Denetçilerden beklenen; yalnızca hata ve eksiklik tespiti yapmak değil, finansal ve finansal olmayan bilgileri birlikte değerlendirebilen, tutarlılığı sorgulayan ve kurumun risk profilini bütüncül biçimde ortaya koyabilen bir bakış açısı geliştirmektir. Bu yaklaşım denetim kalitesini artırırken, mesleğin insan kaynağı, metodolojik altyapısı ve bağımsızlık sınırları açısından da yeni sorumluluklar doğurmaktadır.   2025 yılı aynı zamanda, halka arzların ivme kaybettiği, yatırımcı güveninin daha seçici hâle geldiği ve bankaların kredi iştahının belirgin biçimde temkinli davrandığı bir dönem olarak kayda geçmiştir. Bu ortamda bağımsız denetim, yalnızca mevzuat gereği alınan bir rapor olmaktan çıkarak, sermaye piyasaları ve bankacılık sistemi açısından güvenilirlik filtresi işlevi görmeye başlamıştır. Halka arz süreçlerinde finansal tabloların yanı sıra nakit akışı varsayımları, süreklilik değerlendirmeleri ve risk açıklamaları daha yakından sorgulanırken; bankalar kredi kararlarında denetim raporlarını konkordato riski, borç ödeme kapasitesi ve yönetişim kalitesiyle birlikte bütüncül bir risk analizi aracı olarak kullanmaktadır. 2026’ya yaklaşırken bu eğilimin daha da güçlenmesi; bağımsız denetimin hem sermaye piyasalarında hem de kredi mekanizmasında şekli bir gereklilikten çıkıp, karar süreçlerini belirleyen asli unsurlardan biri hâline gelmesi beklenmektedir.   2026’da Bizi Neler Bekliyor? 2026 yılına yaklaşırken bağımsız denetimde üç temel eksen öne çıkmaktadır. İlk olarak, sürdürülebilirlik ve ESG başta olmak üzere finansal olmayan bilgilerin denetim kapsamına daha sistematik biçimde dâhil edilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. İkinci olarak, veri analitiği ve yapay zekâ destekli denetim teknikleri, denetim kalitesini belirleyen zorunlu araçlar hâline gelmektedir.Üçüncü olarak ise denetçinin rolü, teknik uzmanlığın ötesine geçerek etik duruşu, analitik düşünmeyi ve kamusal sorumluluğu içeren bir meslek kimliğine evrilmektedir.   Bu dönüşümde, 2025 yılında yürürlüğe giren Sürdürülebilirlik Denetimi Yönetmeliği belirleyici bir rol oynamaktadır. Yönetmelik ile sürdürülebilirlik denetimi yapacak denetim kuruluşları ve denetçiler için yeni yetkilendirme kriterleri tanımlanmış; bu alan, ayrı bir uzmanlık ve kurumsal hazırlık gerektiren bir faaliyet olarak konumlandırılmıştır. Geçiş sürecinde, 1 Ocak 2026’dan önce sona eren hesap dönemleri için sınırlı esneklikler tanınmış; denetim kuruluşlarının sürdürülebilirlik denetimine ilişkin rehber ve metodolojilerini 31 Aralık 2026’ya kadar (ikincil süreyle 30 Haziran 2027) tamamlamaları öngörülmüştür. Bazı eğitim ve yetkilendirme şartlarına ilişkin muafiyetlerin 2027’ye kadar uzatılması da bu geçişin daha sağlıklı yönetilmesini amaçlamaktadır.   Bunun yanı sıra KGK tarafından hayata geçirilen dijital uygulamalar, sürdürülebilirlik raporlamasının altyapısını güçlendirmektedir. KGK-SÜHA, şirketlerin TSRS kapsamına girip girmediğinin kolayca tespit edilebilmesini sağlayarak yükümlülük alanını öngörülebilir hâle getirmiştir. Sürdürülebilirlik Açıklamalarını Raporlama Platformu (SARP) pilot uygulaması ise raporların dijital, standart ve karşılaştırılabilir formatlarda sunulmasının önünü açmaktadır. Ayrıca “SGDS 5000 – Sürdürülebilirlik Güvence Denetimlerine İlişkin Genel Hükümler” taslağının kamuoyu görüşüne açılması, sürdürülebilirlik denetimlerinde kapsam ve metodoloji açısından standartlaşma sürecinin başladığını göstermektedir.   Öte yandan, Daha Az Karmaşık İşletmeler için Denetim Standardı (DAKİ BDS) Taslağı, denetimde ölçek ve karmaşıklık düzeyine göre farklılaştırılmış bir yaklaşımın benimsendiğine işaret etmektedir. Bu standart ile denetimin, tek tip bir uygulama olmaktan çıkarak işletmelerin risk profili ve yapısal özellikleriyle daha uyumlu hâle gelmesi hedeflenmektedir.   Dilek, Temenni ve Öngörü Bağımsız denetimin önümüzdeki dönemde, şekli uyumun ötesine geçerek kurumsal şeffaflığı, hesap verebilirliği ve güveni güçlendiren bir yapı hâline gelmesi en temel temennidir. Denetimin; teknolojiyi mesleki etikle dengeli biçimde kullanan, riskleri erken aşamada görünür kılan ve ekonomik sistemin sağlıklı işlemesine katkı sunan bir güven altyapısı olarak konumlanması büyük önem taşımaktadır.   2026’ya giderken bağımsız denetimin gerçek sınavı, yalnızca standartlara uyum değil; belirsizlik çağında güveni, şeffaflığı ve kurumsal dayanıklılığı birlikte inşa edebilme kapasitesidir. Önümüzdeki dönemde bağımsız denetimi dönüştürenler ise kuralları ezberleyenler değil, değişimi okuyabilen, teknolojiyi etikle dengeleyen ve güven inşa edebilenler olacaktır.   Melike KÜLLÜ LinkedIn    

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış