Tema Grup

Denetim Perspektifinden 2025 Yılı Değerlendirmesi ve 2026 Beklentileri

Dünya genelinde değerlendirdiğimizde denetim mesleği, küresel ekonomik belirsizlikler, artan regülasyon baskısı ve teknolojik dönüşümün etkisiyle son yıllarda önemli bir değişim sürecinden geçmektedir. Özellikle 2025 yılı, denetim metodolojilerinin yeniden şekillendiği, yapay zekâ ve veri analitiğinin yaygınlaştığı ve denetçilerin rolünün daha stratejik bir boyut kazandığı bir yıl olmuştur.   Türkiye’de denetim mesleği de dünyadaki gelişme ve değişimlere paralel bir dönüşüm süreci geçirmekle birlikte Türkiye’nin ekonomik gerçeklikleri, regülasyonların çok sık ve hızlı değişmesi ile karmaşıklığı ve denetim kültürünün özellikleri nedeniyle daha derinleşmiş ve yapısal riskler ile karşı karşıya kalmaktadır.   Türkiye’nin Ekonomik Gerçekliklerinin Denetim Mesleğine Etkileri Türkiye ekonomisi 2025 yılında yaklaşık %3 civarında büyüme kaydetmesine karşın yüksek enflasyon, para politikası ve iç talep üzerinde baskı oluşturmaya devam etmiş; ekonomik gündemin merkezinde fiyat istikrarı yer almıştır. Yüksek politika faizleri ve temkinli bankacılık yaklaşımı, kredi koşullarını sıkılaştırmış; özellikle KOBİ’ler ve borçluluk oranı yüksek firmalar için finansmana ulaşmak zorlaşmıştır. Faiz maliyetleri 2025 boyunca yatırım ve işletme sermayesi kararlarını baskılamış, mevcut borçların çevrilmesini de yüksek maliyetli hale getirmiştir.   Bu ortamda karlılıklar önemli oranlarda azalmış, şirketler maliyet kontrolüne ve nakit akışı yönetimine odaklanmış; 2025, finansal dayanıklılığın ön plana çıktığı bir yıl olmuştur.   2025 yılını denetim riskleri açısından değerlendirdiğimizde; bahsettiğimiz ekonomik gerçekliklerin finansal tabloların gerçekte olduğundan daha iyi finansal sonuçlar sunacak şekilde düzenlenmesi yönünden şirket yönetimleri üzerinde motivasyon ve baskıyı arttırdığını, dolayısıyla finansal tablolarda hata ve/veya hile riskinin yükseldiğini; söz konusu yüksek risklerin de finansal tablolara olan güvence ihtiyacını arttırdığını söyleyebiliriz.   Dolayısıyla, 2025 yılı artan denetim risklerinin yanı sıra hem zorunlu regülasyonların gerekliliklerinden hem de işletmelerin finansmana erişimde temin etmek durumunda kaldıkları finansal tablolarına olan güvence ihtiyacından denetime olan talebin artması ile iş fırsatları da getirmiştir.   Artan hatalı ve/veya hileli raporlama riski ile işletmelerin sürekliliği esasının uygulanması ve varlıklarda değer düşüklüğü de artırılmış denetim riskleri olmuş ve söz konusu denetim risklerine karşı gerçekleştirilen denetimlerin maliyetleri de yükselmiştir.   Yükselmiş risk ortamında artan denetim maliyetleri, maliyet kontrolüne odaklanmış işletmeler tarafında maalesef karşılık bulmamış ve denetimlerin kalitesi ve yeterliğini sağlayabilme üzerine denetim firmalarına ciddi baskı oluşturmuştur.   Regülasyonların Etkileri Regülasyonların uygulamada karşılaşılacak sorunların derinlemesine analiz edilmeden çok hızlı değiştiği ve oldukça karmaşık düzenlemeler içerdiği bir ortam sunan Türkiye’de 2025 yılında denetim mesleği açısından yaşanan en önemli gelişme zorunlu sürdürülebilirlik raporlamasının ve güvence denetimlerinin başlaması olmuştur.   Türkiye, yürürlüğe giren raporlama ve denetim gereklilikleri ile dünyada Uluslararası Sürdürülebilirlik Raporlama Standartlarının ilk uygulayıcısı olmuştur. Ayrıca yine dünyada bir ilk uygulama örneği olarak sürdürülebilirlik denetçisi ve sürdürülebilirlik denetimi yapmaya yetkili denetim kuruluşu yetkilendirmesi yaparak sürdürülebilirlik raporlarının denetlenme yetkisini bağımsız denetim yapma yetkisinden ayrı tutmuştur.   2025 yılında yaklaşık 400 şirket zorunlu sürdürülebilirlik raporlaması kapsamında olmakla birlikte yetkilendirilen denetim kuruluşu 21 olmuştur. İlgili düzenleme ile yetkilendirilen denetim kuruluşlarına yeni iş fırsatları doğmuştur.   Denetim Kültürünün Etkileri Denetim, işletmeler tarafından çoğu zaman “zorunlu bir maliyet” olarak görülmekte; denetimin katma değeri yeterince anlaşılmamaktadır. Denetçiyle iş birliği zayıf olmakta; bilgi paylaşımı sınırlanmakta ve denetim sadece muhasebe-finans departmanları ile kısıtlı bir zaman periyodunda yürütülen süreç olmaktadır.   Denetime olan söz konusu algı; denetim kuruluşlarına kaliteli ve katma değer yaratacak bir denetim gerçekleştirmesi için gerekli olan zaman ve ücret bütçesinin verilmemesi ile sonuçlanmaktadır. Ancak bu durum denetçinin yine de bir danışman olarak görülmesine ve işletmelere raporlamanın ötesinde katkı sunmasının beklenmesine engel oluşturmamaktadır.   2026 yılından beklentiler 2026 yılından beklentilerimin başında yalnızca big4 gibi büyük denetim firmalarının değil, diğer küçük ve orta büyüklükteki denetim firmalarının da teknolojik dönüşümünün gerçekleşmesi ve yapay zekâ kullanımının artması; bu konuda teşvik ve desteklerin sağlanmasıdır. Böylelikle denetçiler, rutin ve tekrarlayan işlerden kurtularak risk değerlendirmesi ve kritik alanlara odaklanabilecek, denetim verimliliği artacaktır. Denetim, periyodik ve geriye yönelik bir faaliyet olmaktan çıkacak sürekli ve gerçek zamanlı bir güvence mekanizması sunacaktır.   2026 yılının denetçilerin sadece uyum ve kontrol fonksiyonu üstlenen profesyoneller olmaktan çıkıp, kurumlara değer katan stratejik iş ortakları haline gelmesinin beklendiği bir dönem olması da başlıca beklentilerimin arasında. Denetçilerin risk yönetimi, iç kontrol yapıları ve süreç iyileştirme konularında yönetime daha fazla katkı sunmasını öngörmekteyim. Ancak, denetçilerin sağlayacağı katkıların ve sunacağı danışmanlığın sınırları iyi belirlenmeli ve denetçiler tarafından yaratılan değerin karşılığını bulması gerekmektedir.   Sonuncusu ama en az önemlisi olmayan beklentim ise; denetimin gençler arasında yoğun emek-düşük getiri algısının kırılması; yetkin ve donanımlı gençlerin denetim mesleğini seçmeleri ve deneyim kazandıktan sonra ayrılmamalarıdır. Teknolojik dönüşümün getireceği kolaylıklar, işletmelerin denetim algısının değişmesi ve denetim firmalarının sunacakları kişisel gelişim olanakları bu kırılmada en önemli etkenler olacaklardır.   Çiğdem ÖZDEMİR LinkedIn    

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Ar-Ge ve Tasarım Merkezleri ile Teknopark Firmaları Açısından 2025’in Kısa Bir Özeti ve 2026’ya Bakış

2025, Ar-Ge ve Tasarım Merkezleri ile teknopark firmaları için sadece “zor” bir yıl olmadı. Aynı zamanda uzun süredir göz ardı edilen pek çok yapısal gerçek artık gün yüzüne çıktı. Artan maliyetler, finansmana erişimde yaşanan güçlükler ve teşvik mekanizmalarındaki belirsizlikler, Ar-Ge’nin aslında sadece iyi fikir üretmekten ibaret olmadığını, bu fikirleri gerçekçi koşullar altında ayağa kaldırabilmek olduğunu gösterdi.   Bu dönemde birçok firma için büyüme hedefleri geri planda kaldı. Öncelik, ayakta kalmaktı. Nitelikli insan kaynağını kaybetmemek, devam eden projeleri yarıda bırakmamak ve mevcut teşvik haklarını korumak, stratejik planların önüne geçti. Farklı sektörlerde faaliyet gösteren firmalar, farklı cümlelerle ama benzer sorunlardan söz etti. Gerçek tablonun neredeyse herkes için aynı olduğuna şahit olduk.   Bu tablonun merkezinde ise Ar-Ge ve ürün geliştirme faaliyetlerine hala yeterince bütüncül bakılamaması yer alıyordu. Pek çok firma, projelerini uzun vadeli teknoloji ve ürün yol haritalarının doğal bir parçası olarak değil, daha çok şekilsel, teşvik uygunluğu ve bütçe dengeleri üzerinden biçimlendirdi. Özellikle teknopark firmalarında “hızlı sonuç alma” kaygısı öne çıkarken, Ar-Ge ve Tasarım Merkezlerinde daha derinlikli ve olgunlaşması zaman alan çalışmalar geri plana atıldı. Faaliyetler sürdü, ama ortaya çıkan etkinin oldukça sınırlı kaldığını konuşmak gerekiyor.   Sürdürülebilirliği en fazla zorlayan konulardan biri de Ar-Ge harcamaları ile nakit akışı arasındaki dengenin yeterince kurulmamasıydı. Personel maliyetlerindeki artış, finansman yükümlülükler ve teşvik ödemelerinin zamanlaması gibi gerçekler teknik ihtiyaçlardan çok finansal zorunlulukları belirleyici olarak öne çıkardı. Bu ortamda alınan teknoloji geliştirme kararları, çoğu zaman riskleri azaltmaya odaklandı. Kısa vadede işleri yürütmek mümkün olurken, uzun vadede yenilik üretme kapasitesi ciddi şekilde sınırlandı.   Bu süreç, Ar-Ge danışmanlığı hizmetlerine bakışı da değiştirdi. 2025 boyunca danışmanlık faaliyetlerinin büyük kısmı mevzuata uyum, belgelendirme ve denetim süreçlerine yoğunlaştı. Ancak 2025’te görüldü ki, mevzuata tam uyum sağlamak, tek başına sürdürülebilirlik ya da yenilik üretimi anlamına gelmiyor.   Burada kritik bir yol ayrımı var önümüzde. Mevzuata uyum, sağlam bir ekosistemin zemini. Fakat sadece bu çerçevede kalındığında, kalıcı bir yapı inşa etmek mümkün olmuyor. Kalıcı bir yapı inşa etmek için sürdürülebilirlik, Ar-Ge, tasarım ve ürün geliştirme faaliyetlerinin, kurumsal öncelikler, finansal gerçekler ve teknoloji olgunluk seviyeleriyle birlikte ele alınmasını gerektiriyor. Bunun farkına varan firmalar ve danışmanlar, Ar-Ge danışmanlığının rolünü 2026’ya girerken yeniden tanımlıyor.   Önümüzdeki yıllarda, Ar-Ge ve Tasarım Merkezleri ile teknopark firmalarını bekleyen en önemli değişimlerden biri, proje bazlı bakıştan portföy bazlı ürün yol haritası yaklaşımına geçiş olacak. Projeler, sadece teknik hedeflerle sınırlı kalmamalı, olgunluk seviyesi (THS), kaynak kullanımı, finansal etkiler ve beklenen çıktılar açısından birlikte ele alınmalıdır. Bu yaklaşımı benimseyenlerin, Ar-Ge faaliyetlerinin dönemsel finansal dalgalanmalara rağmen daha dengeli ve sürdürülebilir biçimde ilerlediğine şahit olacağız.   Bu dönüşümde danışmanlık da farklı bir yere evrilecek. Sadece mevzuata uygunluk sağlayan bir dış hizmet olmaktan çıkıp, karar alma ve önceliklendirme süreçlerinde firmalara eşlik eden stratejik bir yol arkadaşı haline gelecek. Odak noktası, tek tek projelerin doğruluğundan ziyade, proje portföyünün uzun vadede yaratacağı etki olacak.   Özetle 2025 yılı, uyumun gerekli ama tek başına yeterli olmadığını açıkça gösterdi. 2026 ise bu farkındalığın, daha dayanıklı, daha gerçekçi ve daha etki odaklı yapılar kurmak için önemli fırsatlar sunduğu bir yıl olacak. Bu fırsatları değerlendirmek ve hayata geçirmek için yalnızca firmaların değil, Ar-Ge danışmanlarının da rollerini yeniden tanımlaması ve bu yeni döneme göre konumlanması kaçınılmaz görünüyor.   Selçuk KARAMAĞARA LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

2025’TEN 2026’YA GEÇERKEN İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ

Artık sonuna geldiğimiz ve uğurlamaya hazırlandığımız 2025, İnsan Kaynakları’nın, destek fonksiyonunu yerine getiren bir departman olmanın ötesine geçerek işi yeniden tasarlayan stratejik bir mimariye dönüşme çabalarına tanıklık ettiğimiz bir yıl oldu. Yapay zekâ (AI) ile dijitalleşme, veri odaklı yönetim, hibrit çalışma, beceri temelli yaklaşım, iyi olma hali (wellbeing) birbirinden bağımsız gündemler olmaktan çıktı; aynı ilişki ağının parçaları olarak İK uygulamalarının merkezine yerleşti.   Dünya ölçeğinde 2025’te yapay zekâ (AI), deneme alanıyla sınırlı kalmayıp iş modelinin içinde yerini aldı demek hiç de iddialı olmayacaktır. Zira Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) Geleceğin Meslekleri Raporu (Future of Jobs Report)-2025 bulgularına göre işverenlerin %86’sı, AI ve bilgi işlem teknolojilerinin 2030’a kadar şirketlerinin işlerini dönüştüreceğini öngörüyor. Bu dönüşüm, yalnızca teknoloji departmanlarını değil; iş tasarımı, yetenek stratejisi, ücret politikası ve çalışan deneyimi dahil tüm İK alanlarını etkiliyor.   Türkiye’de ise AI’ın hem bireysel hem kurumsal kanallardan gündelik hayata girmesi 2025’te hız kazanmakla birlikte iki katmanlı ilerledi. Üretken yapay zekâ kullandığını beyan eden bireylerin oranı %19,2; yapay zekâ kullanan girişim oranı ise %7,5 oldu (TÜİK Yapay Zekâ İstatistikleri, 2025). Bireysel kullanımın kurumsal kullanımın önünde olduğunu gösteren söz konusu fark İK açısından; yönetişim, KVKK, veri sınıflandırması, doğru kullanım standartları ve yetkinlik konularını daha kritik hale getirmektedir. Bu durum ise AI kullanımının hem hukuki hem de etik çerçevesinin net bir şekilde belirlenmesini, insan onayı zorunlu karar noktalarının tanımlanmasını kaçınılmaz bir şekilde gerekli kılıyor. Artık iş dünyası yapay zekâyı kullanmıyor; yapay zekâ iş dünyasını şekillendiriyor. Yine de yapay zekâyı etkili kullanmak için hala insanın doğru soruyu sorması (AI Prompt) gerekiyor.   Diğer taraftan AI ile dijitalleşme sayesinde HR Tech, sistem kurulumunun ötesine geçerek iş akışı dönüşümüne evrildi. Global uygulamalarda öne çıkan model, AI’ın tekil otomasyonlardan örneğin CV tarama, chatbot, otomatik yanıt vb. çıkıp, uçtan uca tüm süreçlere yerleşmesi oldu. (Bu bağlamda Avrupa İnsan Yönetimi Derneği (European Association for People Management-EAPM), İK’nın en yaygın 100 görevinin AI ile daha kolay desteklenebileceğine dair pratik bir çerçeve sunmaktadır (100-HR-Tasks.pdf)). Dijitalleşmede yaşanan bu dönüşüm, İK’nın operasyon yükünü azaltırken “tasarım” rolünü büyüttü. Türkiye’de ise dijitalleşme daha çok “verimlilik + maliyet baskısı + yetenek kıtlığı” bağlamında gerçekleşti.   Önemli bir başka husus da, İK veri analitiğinin, raporlama aracından karar alımını destekleyen bir yönetişim aracına yöneliminin ivme kazanması oldu. Uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak geçmişi anlatan raporlar üretmekle sınırlı kalan veri kullanımında; çalışan sayıları, devir oranları, devamsızlık günleri, eğitim saatleri vb. göstergeler düzenli olarak takip edildi. Ancak bu veriler çoğu zaman “bilgi” üretmekten öteye geçemedi. 2025 yılında İK veri analitiği; bu geleneksel rolünden çıkarak yön gösteren, riskleri öngören ve doğrudan karar alımını destekleyen bir yapıya dönüştü. Yönetsel faydanın yanı sıra çalışanlar açısından da katma değer sağladı.   Bu dönemde popüler olan bir başka konu, pandeminin tüm olumsuzluklarına karşın çalışma hayatına sunduğu bir armağan olan hibrit çalışma modeli oldu. Uzaktan çalışma yaklaşımı başlangıçta zorunlu olarak gündeme geldi. Sonra hibrit çalışma kavramı hayatımıza girdi. Daha önce verimlilik tartışmalarında insan kaynaklarının ve çalışanların patronları ve şirket yöneticilerini pek de ikna edemedikleri bir ortamdan, istisnaları olmakla birlikte, işin nerede daha verimli şekilde yapılabileceğinin konuşulduğu bir ortama geçildi. Hatta haftalık çalışma günlerinin azaltılması çalışma bürokrasisinde tartışılmaya başlandı, konu kanun tasarısı aşamasına kadar geldi. 2025 yılında, görünürlük yerine iş çıktısına odaklanma eğilimi güçlendi. İş başvurularında hibrit model ve esnek çalışma, tercih sebebi oldu.   2025’in en net dönüşümlerinden biri, “rol/unvan” merkezli yapılardan beceri (skills) merkezli yapılara kayış eğiliminin güçlenmesiydi. “Reskilling” ve “Upskilling”, özellikle 2025 itibarıyla insan kaynakları ve iş dünyasında çok sık kullanılan iki temel kavram oldu. Reskilling, bir çalışanın mevcut rolünden farklı bir rolü yapabilmesi için yeni beceriler kazanması olup amaç, çalışanın başka bir işe hazırlanmasıdır. Upskilling ise, çalışanın mevcut rolünde daha ileri seviyede, daha nitelikli iş yapabilmesi için becerilerini geliştirmesi olup amaç, aynı işte daha yüksek katma değer üretmektir. Bu kavramlar neden bu kadar önemli? Çünkü; (i) yapay zekâ ve otomasyon bazı işleri daraltıyor, bazılarını zenginleştiriyor, (ii) Dünya Ekonomik Forumu’na göre 2030’a kadar çekirdek becerilerin yaklaşık %39’u değişecek, (iii) çalışanların önemli bir bölümü ya reskilling ya da upskilling ihtiyacıyla karşılaşacak.   Son olarak çoğunlukla yan haklar, sosyal aktiviteler veya destekleyici uygulamalar başlığı altında ele alınan iyi olma hali “wellbeing”; çalışanların kendini daha iyi hissetmesini amaçlayan ancak çoğu zaman iş sonuçlarıyla doğrudan ilişkilendirilmeyen uygulamalar anlayışından şirketlerin sürdürülebilir performansını korumak için stratejik bir gereklilik anlayışına dönüştü. Yapay zekâ ve dijitalleşme, iş yapma hızını ve beklentileri artırırken; hibrit çalışma modelleri, iş–özel hayat sınırlarını belirsizleştirdi. Aynı dönemde yetkinliklerin hızla değişmesi, sürekli öğrenme baskısı ve ekonomik belirsizlikler, çalışanlar üzerinde zihinsel ve duygusal yükü belirgin biçimde artırdı. 2025’te şirketler, yüksek performans beklentisinin ancak iyi tasarlanmış bir “wellbeing” yaklaşımı ile sürdürülebileceğini daha net görmeye başladı. Türkiye’de “wellbeing” konusu, 2025’te daha çok somut yaşam koşulları ve ekonomik baskılar çerçevesinde ele alındı. Ücret beklentileri, yaşam maliyetleri, iş güvencesi ve iş–özel hayat dengesi; çalışan deneyiminin merkezinde yer aldı. Bu nedenle “wellbeing”, Türkiye’de çoğu zaman destek programlarından çok, adil ücret politikaları, şeffaf iletişim ve güven veren liderlik üzerinden tartışıldı. Hibrit çalışma imkânları, aday ve çalışan deneyimini iyileştiren önemli bir “wellbeing” unsuru olarak öne çıktı.   2026’dan beklentilere gelince; AI ile daha fazla sürecin uçtan uca otomatikleşeceği, beklenen ve mevcut yetenek arasındaki açıklık (Skill Gap) devam edeceğinden esnek yetenek kullanımının artacağı; iç mobilite yaklaşımının hızlanacağı, özellikle bilgi yoğun sektörlerde “kritik rol” bazlı yetkinlik matrisleri, sertifikasyon ve hızlı gelişim programları daha yaygınlaşacak, maliyet-etkinlik dikkate alınarak içeriden yetiştirmenin öne çıkacağı, ücret baskısı devam ederken “yan hak + esneklik + yönetici kalitesi” üçlüsünün çalışanı elde tutmada daha da belirleyici olacağı, hibrit çalışma şeklinin standarda dönüşme tartışmalarının artarak devam edeceği, “wellbeing” kavramının daha stratejik ve ölçülebilir hale geleceği söylenebilir.   Sonuç olarak tüm bu gelişmeler İnsan Kaynaklarının; operasyonel süreçleri yöneten bir birim değil, organizasyonun geleceğini tasarlayan bir strateji ortağı olduğu görüşünü güçlendirmektedir. İnsanı merkeze alan, veriye dayalı kararlar alan, teknolojiyi etik ve bilinçli şekilde kullanan İK yapıları; yalnızca bugünün ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayacak, belirsizliklerle dolu yarının dünyasında şirketlere yön verecektir.   Nafiz TURGUT LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Bir Yönetim Danışmanı Gözüyle 2025 Yılı ve Gelecekten Beklentiler

2025 yılında şirketler; mali değer artışı, rekabet avantajı, kârlılık ve büyüme, verimlilik ile operasyonel süreç mükemmeliyeti hedefleri doğrultusunda yönetim danışmanlığı desteği talep etmiştir. Bu talepler, sektör ve ölçek farkı gözetmeksizin benzer amaçlar etrafında şekillenmekte ve şirketlerin yönetim gündeminde ortak bir yönelime işaret etmektedir.   Buna karşın sahada karşılaşılan tablo, bu hedeflere ulaşmayı zorlaştıran sorunların da büyük ölçüde benzerlik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Farklı sektörlerde faaliyet gösteren organizasyonlar sorunlarını farklı başlıklar altında tanımlasa da, bu sorunların beslendiği yönetsel dinamikler çoğu zaman örtüşmektedir. Bu durum, yaşanan problemlerin münferit değil; tekrar eden belirli zayıflıkların sonucu olduğunu göstermektedir.   Yönetim ve organizasyon alanında gözlemlenen bu sorunlar çoğu zaman tekil ve bağımsız problemler olarak ele alınmakta; oysa gerçekte birbirini besleyen ve aynı yapısal zeminde üreyen bir sorunlar bütünü oluşturmaktadır. Şirketler çok sayıda farklı problem yaşadıklarını düşünmekte; ancak bu problemlerin kaynağında sınırlı sayıda fakat sürekli tekrar eden yönetsel eksiklikler bulunmaktadır. Dolayısıyla mesele, sorunları tek tek çözmekten ziyade, bu sorunları sürekli üreten yönetsel yapının doğru biçimde tanımlanmasıdır.   Bu yapısal zayıflıkların başlangıç noktasında sıklıkla kurumsal yönetim ilkeleri ile günlük yönetim pratikleri arasındaki uyumsuzluk yer almaktadır. Şeffaflık, hesap verebilirlik, sorumluluk ve adalet gibi ilkeler birçok organizasyonda tanımlı olmakla birlikte, karar alma süreçlerine ve yönetsel davranışlara sistematik biçimde yansıtılamamaktadır. İlke ile uygulama arasındaki bu kopukluk, kararların kişiselleşmesine ve süreçlerin standart dışı işlemesine zemin hazırlamakta; organizasyonel yön duygusunu zayıflatmaktadır.   Kurumsal yönetim ilkelerinin işlevsel olmadığı yapılarda yetki ve sorumlulukların belirsizleşmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir. Yetki sınırlarının netleşmemesi kararların merkezileşmesine, sorumluluk alanlarının bulanıklaşması ise organizasyon genelinde inisiyatif alma davranışının zayıflamasına yol açmaktadır. Bu ortamda hedefler stratejik yön gösteren araçlar olmaktan çıkmakta; performans göstergeleri yönetsel anlam üretmeyen, raporlama odaklı uygulamalara dönüşmektedir.   Bu durum, karar alma hızının ve esnekliğin azalmasına, süreç bilgisinin kişilere bağımlı hâle gelmesine ve kurumsal öğrenme kapasitesinin zayıflamasına neden olmaktadır. Bilgi akışının şeffaf olmadığı bu yapılarda iletişim sorunları artmakta, güven düzeyi aşınmakta ve organizasyonel durağanlık beslenmektedir. Zincirin ilerleyen aşamalarında ise yetkin işgücü kaybı, yüksek personel devri, inovasyon kapasitesinin zayıflaması ve finansal fark yaratma gücünün sınırlanması daha görünür hâle gelmektedir.   Bu sorunlar karşısında şirketlerin sıklıkla başvurduğu yaklaşım, yönetim danışmanlığı aracılığıyla belirli problem alanlarında kısa vadeli iyileşmeler sağlamaktır. Ancak kurum içinde kalıcı bir yönetim refleksi ve problem çözme kapasitesi inşa edilmediği sürece, süreçsel, yapısal ve sistemler iyileşmeler sürdürülebilir olmamakta; danışmanlık müdahaleleri sona erdiğinde benzer sorunlar farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkmaktadır.   Bu noktada temel ayrım netleşmektedir: Danışmanlık, kurumsal kapasitenin yerine geçen bir çözüm değil; bu kapasitenin gelişimini destekleyen tamamlayıcı bir araçtır. Kalıcı rekabet avantajı, tekil sorunlara noktasal çözümler üretmekten ziyade; sorunları erken aşamada fark edebilen, ortaya çıktığında sistematik biçimde ele alabilen ve bu süreci kurumsal öğrenmeye dönüştürebilen bir yönetim refleksine sahip olmakla mümkündür.   Bu nedenle 2026 yılında şirketlerin yönetim danışmanlığından beklentisi, yalnızca görünen sorunları tespit edip çözüm önermekle sınırlı kalmamalıdır. Asıl ihtiyaç; kurum içinde “sorun önleme ve sistematik sorun çözme” kapasitesini sürekli üreten bir yönetim refleksinin tesis edilmesidir. Umut edilir ki şirketler, yönetim danışmanlığı hizmet kapsamını geçici iyileştirmeler yerine, kalıcı değer üreten bu kurumsal refleksin gelişimine yönlendirmeyi stratejik bir öncelik hâline getirir. Ergün GÜLTEKİN LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Veri Çağında Biz ve Ayak İzlerimiz

Günümüz dijital dünyasında üzerinde en çok düşünülmesi gereken konulardan biri, hiç şüphesiz dijital ayak izi ve veri güvenliğidir.   “Dijital 2025: Türkiye Raporu”’na göre, 2025 Ocak itibarıyla 87,6 milyon olan Türkiye nüfusunun 77,3 milyonu (%88,3) internet kullanıcısıdır. Kullanıcılar günlük ortalama 7 saat 13 dakikalarını internette geçirmektedir.   Türkiye nüfusunun %92,1’i mobil telefona sahip olup %80,7’si ise mobil bağlantı kullanmaktadır. Tabletler, akıllı saatler vb. cihazların internet dünyasına dâhil olmasıyla dijital ekosistem daha da güçlenmektedir.   Türkiye, sosyal medya kullanımında da öne çıkan ülkelerden biridir. Her üç kişiden ikisi aktif olarak sosyal medya platformlarını kullanıyorken, her dört kullanıcıdan biri iş amaçlı bu platformlarda yer almaktadır. Türkiye, kullanıcıların Instagram’da en çok vakit geçirdiği ülke olurken, haftalık çevrimiçi market alışverişinde dünyada dördüncü sırada bulunmaktadır. Görüldüğü üzere özellikle ülkemizde sosyal medya etkileşimleri, çevrim içi alışverişler, mobil cihaz kullanımları oldukça yaygındır.   Dijitalleşmenin beraberinde getirdiği veri yoğunluğu, dijital ortamdaki her bir tıklamamız ve yaptığımız her çevrim içi işlemde ortaya çıkan sonsuz sayıdaki ayak izi; bir taraftan kullanıcı davranışlarının daha kapsamlı bir şekilde izlenebilmesine, kişiselleştirilmiş hizmetlerin sunulmasına ve veri temelli stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlıyorken bir taraftan da veri ihlalleri ve siber saldırılar gibi riskleri de beraberinde getirmekte ve dijital farkındalık ihtiyacını net bir şekilde ortaya koymaktadır.   Dolayısıyla dijital ayak izleri hem birçok fırsat hem de risk barındırmaktadır. Riskleri avantaja dönüştürmek için dijital ayak izlerini doğru yönetmek; gerekli önlemleri almak ve veri güvenliğine yönelik bilinçli politikaları hayata geçirmek, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde dijital güvenliğin sağlanması açısından stratejik bir önem taşımaktadır.   TEMA olarak 2026 yılına yönelik temennilerimizden biri, dijitalleşmenin hızla ilerlediği bu ortamda, bireylerin ve kurumların bilinçli davranarak veri güvenliğine ve veri gizliliğine önem vermesi, böylece sürdürülebilir ve güvenli bir dijital ekosistemin oluşmasına herkesin katkı sağlamasıdır.   Gökhan Uslu Ortak, Vergi LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

2025’in Muhasebesi, 2026’nın Yol Haritası

Ceyhun Deniz 2025 yılı, Türkiye ekonomisi açısından yalnızca makro göstergelerin değil, aynı zamanda vergi, muhasebe, finansman ve şirketlerin ayakta kalma kapasitesinin de ciddi biçimde test edildiği bir yıl oldu. Enflasyonla mücadele kapsamında uygulanan parasal sıkılaşma politikaları, fiyat istikrarı hedefi açısından anlaşılır ve gerekliydi; ancak reel sektör üzerindeki etkileri de göz ardı edilemeyecek kadar belirgin hissedildi.   Geçtiğimiz yıl, şirketler açısından yalnızca kârlılığın değil; nakit akışının, ticari ilişkilerin ve güvenin ne kadar kırılgan hâle gelebildiğini açık biçimde ortaya koydu. Bu çerçevede, 2025 yılına ilişkin değerlendirmelerimi, 2026 yılına ilişkin beklentilerimi ve genel olarak dilek ve temennilerimi aşağıda özetledim.   Parasal Daralma ve Konkordatonun Yaygınlaşması 2025 boyunca krediye erişim ciddi ölçüde zorlaştı. Finansman maliyetleri arttı, likidite daraldı ve özellikle banka borçluluğu yüksek şirketler üzerindeki baskı daha fazla hissedildi. Bunun sonucu olarak konkordato başvurularında belirgin bir artış yaşandı.   Bu süreçte, vergi dairelerinin alacak takibinde oldukça sert ve kararlı bir yaklaşım benimsemesi, birçok mükellef açısından süreci daha da zorlaştırdı. Banka hesaplarına ve üçüncü kişiler nezdindeki alacaklara uygulanan hacizler, şirketlerin günlük faaliyetlerini sürdürmesini güçleştirdi. Bu nedenle, gözlemlerime göre, şirketler ticari borçlarından ziyade büyük ölçüde banka kredileri, vergi borçları ve SGK yükümlülükleri nedeniyle konkordato yoluna gitmek zorunda kaldı.   Güven Kaybı ve Ciro Baskısı Konkordato süreçlerinin yaygınlaşması, yalnızca ilgili şirketleri etkilemedi. Piyasada genel bir temkinlilik havası oluştu. Şirketler birbirlerine karşı daha ihtiyatlı davranmaya başladı, vadeli satışlar önemli ölçüde azaldı ve ticari ilişkilerde güven belirgin biçimde zedelendi.   Vadeli satışların daralması, özellikle ticaret ve üretim yapan şirketler açısından ciro artışını ciddi şekilde zorlaştırdı. Nakit satışa yönelmek müşteri kaybı riskini artırırken, vadeli satış yapmak ise alacak tahsilatı açısından yeni riskler doğurdu. Sonuç olarak birçok şirket, aynı anda hem kârlılık hem de pazar payı baskısı altında kaldı.   Bu tablo, parasal daralmanın yalnızca finansman maliyetleri üzerinden değil, ticari güven üzerinden de reel sektörü baskıladığını açık biçimde gösterdi.   Enflasyon Düzeltmesi 2023 yılında enflasyon düzeltmesi uygulamasının hayata geçirilmesi, yüksek enflasyon ortamında finansal tabloların gerçeğe daha yakın sunulması amacıyla atılmış bir adımdı. Ancak uygulama sürecinde yaşanan teknik zorluklar ve piyasanın verdiği tepki, bu düzenlemenin teoride doğru olsa bile pratikte ciddi maliyetler yarattığını ortaya koydu.   Bu deneyimin ardından, 2025 yılında geçici vergi dönemlerinde enflasyon düzeltmesinden vazgeçilmesi, sahadaki gerçeklerin dikkate alındığını gösteren önemli bir karardı. Buna rağmen enflasyon düzeltmesi konusu yıl boyunca tartışılmaya devam etti. Nihayet yılın sonunda 3 yıllık bir erteleme geldi. Bu ertelemenin kalıcı olacağını ve enflasyon düzeltmesinin VUK açısından hayatımızdan çıktığını düşünüyorum. Bununla birlikte, enflasyon düzeltmesinin bilançodaki bazı hesaplar üzerindeki etkisi uzun yıllar devam edecektir. Bu nedenle, uzman görüşü olmadan, özellikle özkaynak hesapları üzerinde, değişiklik yapılmamasında fayda görüyorum.   Reel Beklentiler 2026’ya girerken beklentilerin, temennilerden ziyade gerçekçi bir zeminde ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Parasal sıkılığın kademeli olarak hafiflemesi muhtemel olmakla birlikte, şirketler açısından hızlı ve yaygın bir kredi genişlemesi beklemek gerçekçi değil.   Önümüzdeki dönemde şirket kârlılıklarının sektörler arasında daha belirgin şekilde ayrışması beklenebilir. Verimliliğini artırabilen, mali yapısını güçlendiren ve risklerini daha iyi yöneten şirketler toparlanma şansı yakalarken, kırılgan yapıların üzerindeki baskı devam edecektir.   2025’te yaşanan parasal daralmanın gecikmeli etkileri nedeniyle, vergi ve SGK borçlarına yönelik sınırlı ve hedefli yapılandırmaların 2026’da da gündemde kalması şaşırtıcı olmayacaktır.   Temenniler Reel beklentilerin ötesinde, Türkiye’nin vergi ve muhasebe sistemine ilişkin bazı temel temennilerimi de paylaşmak isterim.   Vergilemede öngörülebilirliğin ve sadeliğin güçlenmesi, iş dünyasının en temel ihtiyacıdır. Günü kurtarmaya yönelik geçici düzenlemeler yerine, uzun vadeli ve yapısal çözümlerin tercih edilmesi; yatırım kararlarını, planlamayı ve gönüllü uyumu doğrudan olumlu etkileyecektir.   Vergi yükünün adaletli dağılması ve vergi tabanının genişlemesi, sistemin sürdürülebilirliği açısından kritik önemdedir. Anayasa’da yer alan mali güce göre vergilendirme ilkesinin uygulamada daha güçlü karşılık bulduğu bir yapı, yalnızca ekonomik değil, toplumsal açıdan da gereklidir.   Muhasebenin yalnızca vergi matrahına ulaşmaya odaklanan bir araç olarak değil, sağlıklı karar almaya hizmet eden nitelikli finansal bilgi üretim sistemi olarak görülmesi önemlidir. Meslek mensuplarının bu bakış açısıyla güçlenmesi ve uygulamaların uluslararası standartlara yakınsaması, hem şirketler hem ekonomi açısından değer yaratacaktır.   Son olarak, vergi bilincinin ve finansal okuryazarlığın toplum genelinde güçlenmesi, uzun vadede en kalıcı ve en düşük maliyetli dönüşüm alanlarından biridir.   Sonuç 2025 yılı, ekonomik gerçeklerle yüzleştiğimiz bir yıl oldu.   2026 ise bu gerçeklerden hareketle, daha rasyonel, daha adil ve daha sürdürülebilir bir yapı inşa etme fırsatı sunuyor.   Temennim, geçici çözümler yerine ortak akılla şekillenen, kalıcı adımların öne çıktığı bir döneme birlikte adım atabilmek.   Bu düşüncelerle herkesin yeni yılını kutluyor, sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum.   Ceyhun DENİZ LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Tarımsal Üretim Ekonomisi ve Enflasyon Etkileri 2025 Yaşananlar– 2026 Beklentiler

Türkiye ekonomisi 2025 yılında enflasyonla mücadelede teknik olarak “ilerleme” kaydederken, hanehalkı cephesinde aynı iyimserlik hissedilmedi. Bunun temel nedeni açık: Gıda fiyatları, genel enflasyondan koparak kendi kulvarında yükselmeye devam etti. 2025 yılı başlarında yaşanan ve bir çok ili etkileyen zirai don, canlı büyükbaş hayvanlarda şap salgını ve yılın son çeyreğinde hızlanan et–süt fiyat artışları, gıda enflasyonunu yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkarıp sosyal ve sağlık boyutları olan bir krize dönüştürdü.   Zirai Donla Başlayan Zincirleme Etki 2025’in Şubat-Nisan ayları aralığında 65 ilde yaşanan yaygın zirai don, özellikle armut, ayva, badem, ceviz, elma, erik, fındık, kayısı, kiraz, limon, mandalina, nektarin, portakal, şeftali, üzüm ve fıstıktan oluşan 16 meyve grubu, çeşitli sebze grupları, buğday, arpa, erken ekilen şekerpancarı, mısır ve diğer hubuat grupları ve yem bitkileri üretiminde ciddi kayıplara yol açtı. Bölgesel saha tahminlerine göre bazı ürünlerde %15 ila %30 arasında verim kaybı oluştu. Bu kayıplar kısa vadede fiyatlara sınırlı yansısa da yılın ilerleyen aylarında arz daralması belirginleşti. Tarım ekonomisinin bilinen gerçeği burada tekrar ortaya çıktı: Üretimdeki her %10’luk düşüş, gıda fiyatlarında %20’yi aşan artış riskini beraberinde getiriyor. Nitekim 2025’te gıda fiyatları, manşet TÜFE’nin belirgin biçimde üzerinde artış gösterdi.   Şap Salgını: Hayvancılıkta Arz Şoku Zirai don krizinin yarattığı baskıya yıl içinde görülen şap salgını eklendi. Hayvan hareketlerinin kısıtlanması, verim kaybı ve bazı işletmelerin canlı hayvan varlığını kaybetmesi nedeniyle üretimden çekilmesi; özellikle hayvancılıkta arzı daralttı. Tahminlere göre 2025’te büyükbaş hayvan varlığında %3–4 ve kırmızı et arzında ise %5’e yakın bir daralma yaşandı. Bu daralma, yem maliyetleriyle birleşince fiyatlara kaçınılmaz olarak yansıdı. 2025 yılında Türkiye’de görülen ve ülke genelinde hayvan pazarlarının kapatılmasına neden olan şap hastalığının ekonomiye vereceği kaybın yıllık yaklaşık 4,1 milyar dolar (162 milyar lira) olması bekleniyor. Bu ekonomik kaybın yanı sıra hayvancılık sektörünün gerilemesine ve buna bağlı sanayi işletmelerinin kapanmasına, istihdam açıklarının oluşmasına neden olabilecek seviyede olduğu değerlendirilmekte.   Yıl Sonu Gerçeği: Et ve Süt Fiyatları 2025’in son çeyreği, gıda enflasyonunun toplum nezdinde görünür hale geldiği dönem oldu. Yıl sonuna doğru kırmızı et fiyatları %20–25, çiğ süt fiyatları ise %15–20 aralığında arttı. Bu artış yalnızca et ve sütle sınırlı kalmadı. Peynir, yoğurt, tereyağı ve hazır gıdalar başta olmak üzere geniş bir ürün grubuna yayıldı. Böylece gıda enflasyonu, genel TÜFE’nin 10 puan ve üzeri seviyelerde üzerinde seyretti.   TÜFE – Gıda TÜFE Makası ve Ekonomik Denge 2025’te ortaya çıkan tabloda para politikasıyla talep baskılandı, TÜFE geriledi; ancak tarımdaki arz sorunları çözülemediği için gıda fiyatları yükselmeye devam etti. Bu durum, enflasyon algısını bozdu, gelir dağılımını olumsuz etkiledi ve dar gelirli kesimlerin satın alma gücünü daha sert aşındırdı. Ekonomik denge açısından bakıldığında, gıda enflasyonu; ücret taleplerini, sosyal destek ihtiyacını ve kamu harcamalarını artıran gizli bir maliyet unsuru haline geldi.   Gıda Enflasyonu ve Toplum Sağlığı Gıda fiyatlarındaki artış artık yalnızca bütçeleri değil, beslenme alışkanlıklarını da değiştiriyor. 2025’te özellikle dar gelirli hanelerde hayvansal protein tüketimi azaldı, taze sebze–meyveye erişim zorlaştı ve daha ucuz ama besin değeri düşük, işlenmiş ürünlere yönelim arttı. Bu eğilimin orta ve uzun vadede sonucu açık: yetersiz beslenme, çocuklarda gelişim sorunları, obezite ve kronik hastalık riskinde artış. Yani gıda enflasyonu, bugünün fiyat sorunu olmanın ötesinde yarının sağlık bütçesi riskidir.   2026 Beklentileri: Fırsat mı, Tekrar mı?   2026 için açıklanan tarım ve hayvancılık destekleri rakamsal olarak güçlü. Doğrudan tarımsal desteklerin 170 milyar TL’ye, hayvancılık desteklerinin ise 35 milyar TL’nin üzerine çıkması öngörülüyor. Ancak asıl belirleyici olan, bu kaynakların nasıl kullanılacağı. Eğer 2026’da planlı üretim gerçekten uygulanır, yem ve gübre gibi girdilerde maliyet düşürücü adımlar atılır, hayvan hastalıklarına karşı etkin koruyucu sağlık politikaları devreye alınır, iklim risklerine karşı üretici daha güçlü sigorta mekanizmalarıyla korunursa, gıda enflasyonu ile TÜFE arasındaki makas daraltılabilir.   Sonuç: Enflasyonun Çözümü Tarlada 2025’in rakamları çok net bir gerçeği gösterdi. Türkiye’de enflasyon, sadece faizle veya para politikasıyla kontrol edilemez. Donun vurduğu tarla, şapla kapanan ahır ve maliyet baskısı altındaki üretici varken; gıda fiyatları düşmez. Gıda enflasyonu düşmeden, ne fiyat istikrarı sağlanır ne de toplum sağlığı korunur. Bu nedenle tarım politikası, artık sadece bir üretim meselesi değil; doğrudan bir enflasyon ve halk sağlığı politikasıdır.   Türkiye’nin 2026 sınavı tam da burada başlayacak.   Aziz Bora ELÇİN LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

ENFLASYON DÜZELTMESİ Mİ, SİSTEMİN DÜZELTİLMESİ Mİ ?

2004 yılında çıkarılan 5228 sayılı Kanun, düşük enflasyon oranıyla geçilen 15 yılda önemli sorunlara yol açmamışken, son 5 yıllık dönemde yaşanan yüksek enflasyondan kaynaklı tahribat, 2024 yılından itibaren enflasyon düzeltmesini zorunlu hale getirince fark ettik; fiyat artışlarının yüksek olduğu dönemlerde, enflasyon düzeltmesi uygulamasının zorluğunu ve muhasebe mesleğini icra edenler için yarattığı kaosu.   Enflasyon nedeniyle fiyatların sürekli artmasından dolayı, gerçeği yansıtmaktan uzaklaşan mali tabloların güncellenerek gerçeğe yaklaştırılması bir zorunluluk arz ettiğinden, 2001 yılında yaşanan yüksek enflasyon üzerine 2002 ve 2003 yıllarında uygulanmış olan enflasyon düzeltmesinden 20 yıl sonra, tekrar yaşanan yüksek enflasyon nedeniyle, 2024 yılından itibaren yeniden gündeme gelen ve aslında vergisel sonucu olmaması gereken bu uygulama; özkaynaklar, duran varlıklar, stoklar gibi kalemler açısından her işletmenin kendine özgü durumuna göre beklenmeyen vergilere, sürpriz zararlara ve hatta zarar vergilerine yol açmıştır.   TOBB’un, “Enflasyon muhasebesi, firmalarımız için zorunlu bir ihtiyaç haline geldi. İş dünyası olarak bu konuda gerekli adımların atılmasını bekliyoruz” açıklamalarıyla başlayan,   TÜRMOB’un önce “Enflasyon düzeltmesi için bütün muhasebe ordumuzla hazırız” startıyla uygulamaya geçen, ama sonra “Enflasyon düzeltmesi ile ilgili bir yanlışın daha büyük bir yanlışla düzeltilmeye çalışılması inanılır gibi değil. Üstelik böyle bir düzenlemenin büyük hata olacağı muhataplarına anlatılmıştır. Yapılması gereken beyannamesini verenlerin düzeltme yapmasını ihtiyari bırakmaktır. Kamuoyuna yansıyan Tebliğ Taslağının yayımlanması halinde daha kaotik bir durum ortaya çıkacaktır. Devlet aklının acilen devreye girmesi gerekmektedir” açıklamasıyla, enflasyon düzeltmesinin yanlış uygulandığını ortaya koyan,   TOBB’a ait TEPAV’ın 19.12.2025 tarihli Bütçe Raporunda “Kurumlar Vergisi ve Enflasyon Düzeltmesi: Ne İçin Yola Çıktık Nereye Vardık: Kurumlar vergisinde enflasyon düzeltmesinin kurgusunda yaşanan problemlerden kaynaklı güçlü sermayeye sahip şirketlerin vergilerinde düşüş yaşanmış, aksine yükümlülüğü yüksek olan büyük firmaların ile orta ölçekli firmaların göreli olarak kurumlar vergisi yükümlülükleri artmıştı. Bu ise vergi ödeme kabiliyeti yüksek olan şirketlerin kazançlarının vergi dışı kalması nedeniyle kurumlar vergisi tahsilat tahminini hızla aşağı çekmiştir. 2025 yılında kurumlar vergisi tahsilatı, hedefin 450 milyar TL altında kalmaktadır. Bu tutar, hemen hemen 2025 yılı bütçe deprem harcamalarına eşittir.” tespitine yer verildiği,   Bu arada Anayasa Mahkemesinin 16.01.2024 tarihli ve 32431 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan E.2023/105, K.2023/208 sayılı Karar ile 213 sayılı Vergi Usul Kanununun Geçici 33 üncü maddesinde yer alan ve 2021 yılında enflasyon düzeltmesi uygulanmaması sonucunu doğuran ibareyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal ettiği,   Nihayetinde, iş dünyasından ve muhasebecilerden gelen talepler üzerine, enflasyon düzeltmesinin uygulamaması için 24.12.2025 tarihli ve 7571 sayılı Kanunla düzenleme yapılarak 2028 yılına kadar ertelenmesiyle, 2 yıldır süren tartışmaların şimdilik son bulduğu Enflasyon Düzeltmesi uygulamasından söz ediyoruz.   Ancak işin esasına bakıldığında bir taraftan Maliye Bakanlığı açısından vergi kaybına yol açan, diğer taraftan işletmelerin çoğunluğunun şikayetçi olduğu ve özellikle de mali müşavirlere zor günler ve geceler yaşatan enflasyon düzeltmesindeki bu tartışmalar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişle başlayan ve etkileri gittikçe artan yönetim sistemimizdeki sorunları ortaya çıkaran ve ortak akıldan uzaklaşıldığını gösteren güncel bir hadisedir.   Kariyer meslek mensuplarından oluşan bir bürokrasiye sahip Maliye Bakanlığında, düzenleme yapılması ihtiyacı ortaya çıkan bir konu için, ilgili birim uzmanlarınca etki analizleri de yapılmak ve ortaya çıkacak sonuçları doğru şekilde öngörülmek suretiyle mevzuat taslaklarının hazırlandığı, Bakanlığın diğer birimleriyle konunun olgunlaştırıldığı, önce diğer bakanlık ve ilgili kuruluşların görüşlerinin alındığı, sonra sektör temsilcilerinin sorunları ve görüşleri dinlenerek son halinin verildiği ve nihayetinde Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü tarafından hükümet politikaları doğrultusunda Bakanlar Kurulunda kanun tasarısı veya kararname haline getirildiği bir devlet işleyişinden; yasama yetkinliği sınırlı olan milletvekilleri tarafından verilen kanun teklifleriyle yasama faaliyetinin yürütüldüğü veya Bakanlar Kurulu Kararları yerine Cumhurbaşkanlığı Kararnameleriyle düzenlemelerin yapıldığı bir sisteme geçilmiş bulunulmaktadır.   Son dönemde sık sık yaşanan buna benzer tartışmalar, düzenleme ihtiyacı olan konuların Bakanlar Kurulu tarafından kanun tasarısı haline getirilip TBMM’ye gönderilmesi uygulamasının ne kadar anlamlı ve devlet geleneğimize uygun bir yöntem olduğunu ortaya koymaktadır. Şu an fiilen bir Cumhurbaşkanlığı Kabinesinin varlığı dikkate alındığında, ilgili bakanlık tarafından yine önceki usullerle hazırlanarak Cumhurbaşkanlığına sunulacak ve Bakanlar Kurulu tarafından son hali verilecek Kanun Taslaklarının, iktidar parti grup/grupları tarafından Kanun Teklifine dönüştürülmek suretiyle TBMM’ye sunulması için bir Anayasa değişikliğine de ihtiyaç bulunmamaktadır.   Sistemin etkin çalışmasına engel teşkil eden bürokratik oligarşiyi azaltmak üzere yola çıkılıp, işin uzmanlığını ve devlet adamlığını temsil eden bakanlık müsteşarlığı müessesesinin kaldırılması, kadim devlet işleyişimizi olumsuz etkilemiştir. Devlet geleneğimizin en önemli kurumlarından olan Adalet Bakanlığı ile Maliye Bakanlığında, daima meslekten gelen ve “istişare edilen” anlamına gelen müsteşarlar aracılığıyla, siyasal iktidarların politikalarının yapılacak düzenlemelere doğru şekilde yansıtılması ve bu düzenlemelerin etki analizleriyle sonuçlarının önceden öngörülmesini sağlayan müsteşarlık makamına ne kadar ihtiyaç olduğu ortadadır.   Başbakanlık Müsteşarı gibi bir devlet adamının, İdari İşler Başkanı pozisyonuna dönüştürüldükten sonra, yeniden Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterinin ihya edilmesinin, devleti temsil eden ve istişare edilen müsteşar kadrolarının yeniden oluşturulması ve devamında Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı gibi bir makamının da yeniden gündeme gelmesi dileğiyle, son dönemdeki enflasyon düzeltmesi uygulamasında yaşanan tartışmalar ile gelgitlerden yola çıkılarak alınması gerekecek tedbirlerin, devlet işleyişimizin gözden geçirilmesine ve ortak aklın yeniden öne çıkarılmasına vesile olmasını ve 2026 yılının güzelliklerle geçmesini temenni ediyorum.   Bahattin IŞIK LinkedIn          

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Vergi Dünyasında 2026 Yılında Bizi Neler Bekliyor

Mükellefler ve vergi profesyonelleri açısından oldukça yorucu bir yılı geride bıraktık. Ülkemizde 2025-2027 Orta Vadeli Program (OVP) çerçevesinde mali disiplin ve fiyat istikrarını önceliklendiren bir maliye politikasının yürütülmeye çalışılması nedeniyle, bütçe gelirleri içerisinde önemli bir yer tutan vergi gelirlerinin artırılması ve bu sayede bütçe açığının sürdürülebilir hale getirilebilmesi için önemli vergi düzenlemeleri yapıldı.   Yıla ilk kez uygulanan Asgari Kurumlar Vergisi ile başladık. İlk kez uygulanması nedeniyle mükellefleri ve bizleri zorlayan düzenlemenin amacı bütçe gelirlerini öngörülebilir hale getirmek ve vergi yükünün belirli mükellef gruplarının üzerinde bırakmamak olarak özetlenebilir.   2025 yılında yapılan vergisel düzenlemelerin ana amacı bütçe gelirleri içinde önemli bir yer tutan vergi gelirlerini artırmak ve istisna ve indirim mekanizmalarını azaltarak verginin tabana yayılmasını sağlamak olarak söyleyebiliriz. Konut kira gelirinden faiz giderinin indiriminin kaldırılması, beyannamelerden alınan damga vergisinin artırılması, emlak vergisi değerlerinin yükseltilmesi, ikinci el araçların devrinde getirilen noter harcı gibi düzenlemeler ile vergi gelirlerinin artırılması hedeflenmiştir. Ayrıca dördüncü geçici vergi beyannamesinin geri getirilmesi de vergi tahsilatlarının öne çekilmesi amacına hizmet etmektedir.   Yeni yatırım teşvik sisteminin yürürlüğe girmesi 2025 yılında yaşanan en önemli gelişmelerden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Katma değeri yüksek ve ithal ağırlıklı malların üretimine yönelik önemli teşvikler içeren yeni teşvik sistemi ile kamu kaynaklarının stratejik önemi olan alanlara tahsis edilmeye çalışıldığı söylenebilmektedir. Yeni teşvik sistemi ile vergi indirim oranı tüm yatırım türleri için sabit hale getirilmiş ve daha sonra yapılan yasal düzenlemeler ile yatırıma katkı tutarının kullanılabileceği süreye sınırlama getirilmiştir.   Yıl boyu en çok tartışılan konulardan biri de geçici vergi dönemlerinde uygulanmayan enflasyon düzeltmesinin kurumlar vergi beyannamesinde uygulanıp uygulanmayacağı konusuydu. Yılın son günlerine kadar tartışılan konudaki düzenleme yıl sonuna birkaç gün kala yapılmış ve 2025-2026-2027 yıllarında şartların oluşması halinde dahi enflasyon düzeltmesi yapılmayacağı Kanun hükmüne bağlanmıştır. Enflasyon düzeltmesi bilançoları gerçek durumuna yaklaştırmakla beraber uygulaması oldukça zor ve hataya oldukça açık bir uygulamaydı. Enflasyon düzeltmesinin üç yıl boyunca yapılmayacak olmasının en önemli nedeni sermayesi güçlü ve kar elde eden kurumların enflasyon düzeltmesi nedeniyle karlarının azalacağı ve geçici vergi dönemlerinde enflasyon düzeltmesi yapılmaması nedeniyle ödenen vergilerin bir kısmının mükellefe iade edilmesi ihtimalinin olmasıydı.   Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı tarafından uygulamaya alınan KURGAN ile kayıt dışılığın ve kaçakçılığın azaltılması ve mükelleflerin beyanlarının doğruluğuna yönelik bir erken uyarı sistemi devreye alınmıştır. Yapay zeka destekli bir denetim sistemi olan KURGAN ile sistemin şüpheli gördüğü işlemler hakkında mükelleflere bilgi verilmekte ve gerekli durumlarda düzeltme yapmaları imkanı verilmektedir. Söz konusu uygulama ileriki dönemde daha da aktif olarak kullanılacak ve vergi tabanının genişlemesi ve vergi kayıp kaçağının azaltılması amaçlarına ciddi olarak katkıda bulunacaktır.   2026 Merkezi Yönetim Bütçesi toplam yaklaşık 18,9 trilyon TL harcama ve 16,2 trilyon TL gelir hedefli olarak hazırlandı. Bu hedeflerden yola çıkarak yaklaşık 2,7 trilyon TL bütçe açığı tahmin ediliyor. Bütçe açığının GSYH’ye oranı %3,5 civarında planlanıyor; mali disiplini sürdürücü bir hedef olarak görülüyor.   OVP hedefleri doğrultusunda 2026 yılında da fiyat istikrarını sağlamak amacıyla para politikasına eşlik eden bir maliye politikası sürdürülmeye devam edileceği görülmektedir. Bu kapsamda vergi gelirlerinin artırılması amacıyla denetimlerin sıklaştırılacağı ve vergi istisna ve indirimlerinin yeni düzenlemeler ile kademeli olarak azaltılacağı, reel sektörde yaşanan likidite sıkışıklığı nedeniyle vergi tahsilatının tahmin edilen rakamın altında kalması durumunda yeni bir vergi borcu yapılandırması düzenlemesinin gündeme gelebileceği bir yıl olması beklenmektedir. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın dijitalleşme alanında yaptığı çalışmalar ile Vergi Denetim Kurulu’nun risk odaklı denetim modeline ağırlık vermeye başlaması nedeniyle vergi kayıp ve kaçağının azaltılması amacıyla vergi denetimlerinin artacağı söylenebilir.  Diğer taraftan gelir ve kurumlar vergisi istisna ve indirimlerinden yararlanmayı Yeminli Müşavir Tasdik Raporuna bağlayan düzenleme, mükelleflerin beyannamelerini vermeden önce söz konusu indirim ve istisnaların denetlenmesi ve olası yanlışların henüz beyanname verme aşamasında düzeltilmesi de vergi gelirlerinin artırılmasına yönelik bir fonksiyon icra edebilecektir.   Sonuç olarak 2026 yılı sıkı para politikasının bir miktar gevşeyebileceği ancak bütçe disiplinini sağlamak ve kamu borç ve faiz ödemelerinin bütçeye olan yükünü azaltmak amacıyla sıkı maliye politikasının devam edeceği, bu kapsamda da vergi tahakkuk ve tahsilatının artırılması ve verginin tabana yayılması amacıyla vergi denetimlerinin sıklaşacağı ve teknoloji kullanımını esas alan risk analizi sayesinde nokta atışlı vergi incelemelerinin artacağı, piyasadaki likidite sıkışıklığı ve şirket iflasları nedeniyle vergi tahsilatının istenen seviyelere gelememesi nedeniyle yeni bir vergi borç yapılandırılmasının gündeme gelebileceği bir 2026 yılı bizleri beklemektedir.   Umut VARLI LinkedIn      

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

Mali Açıdan 2025’in Görünümü

Yaşayanlar açısından bir yıl daha geride kaldı.   Modern tıp insan hayatını uzattı. Ortalama insan ömrü 60’lı yaşlardan 80’li yaşlara kadar uzandı. Buna rağmen insan hayatı halen çok kısa.   Böyle hissetmemizin nedeni, insanın hayatta kalmaya programlanmış olması.   Koşullar ner kadar kötü olursa olsun, hep geleceğin daha iyi olacağını umut ediyor insan.   Gelecekle ilgili umut, biraz da nerede ve hangi sınıf içinde yaşadığımızla ilgili.   Kiminin umutları az ya da çok gerçek oluyor, kiminin de kısmetine hayal kırıklığı düşüyor.   Türkiye’de yaşayan bizler açısından 2025 sanırım daha çok hayal kırıklıklarının yılı oldu.   2025 yılında enflasyonun 20’ler civarına düşmesini bekliyorduk ama ortalama enflasyon %35,91 olarak gerçekleşti. Düştüğü yer bakımından değerlendirdiğimizde büsbütün başarısızlık diyemeyiz elbette. Enflasyon düştü ama hedeflendiği kadar düşmedi.   2026 yılında %16 hedefleniyor. Bakalım başarabilecek miyiz?!   Büyümede de aynı durum geçerli. 2024’te büyüme oranı %3,3 iken 2025 yılını %3,7 ile tamamlayacağımız hesaplanıyor. 2024 yılına göre 2025’te daha iyi bir büyüme performansı göstermişiz. Ama yine de %4,5-5 civarında olan Cumhuriyet tarihinin ortalama büyüme oranının altında.   Her başarının bir maliyeti var. 2025 yılında bir önceki yıla kıyasla elde edilen başarının maliyetini de emeği ile geçinen sabit gelirliler ile emekliler ödediler.   2025 yılı başında net asgari ücret 22.104.-TL idi. %35,91 ortalama enflasyon altında Aralık ayı sonunda satın alma gücü olarak 16.264.-TL’ye düştü asgari ücretlinin geliri. 2026 yılı için 28.075.-TL olarak belirlendi. Oysa 1 Ocak 2025 tarihindeki satın alma gücüne ulaşması için 30.041.-TL olması gerekirdi. Bu haliyle 30.000.-TL’lik açlık sınırının altında bir asgari ücretimiz oldu. Dahası neredeyse her iki ücretliden biri asgari ücretle çalışıyor. Yani asgari ücret ortalama ücrete dönüştü.   2025 yılının çok tartışılan konularından biri de emlak vergi değerlerinin belirlenmesi oldu. 2025 yılı genel takdir yılı olduğundan asgari arsa metrekare birim değerleri yeniden takdir edildi. Böylece emlak vergi değerlerinde muazzam artışlar oldu. Ahaliyi emlak vergisini nasıl ödeyeceği kaygısı aldı. Aynı durum 2018 yılında da yaşanmıştı ve Gelir İdaresi bir geçici madde ile artışı %50 ile sınırlamıştı. Bu defa da %100 ile sınırladı. Yine adil ve çağdaş bir değerleme metodu çözümü üretilmedi, yine palyatif tedbirle günü kurtarma yoluna gidildi.   Enflasyon muhasebesi bakımından da benzer durum yaşandı. Önce geçici vergi dönemlerinde enflasyon muhasebesi uygulanmaması kararı alındı, ki bu karar doğruydu. Zira geçici vergi dönemlerinde bilanço çıkmadığı için teknik olarak enflasyon düzeltmesi yapılması yanlıştı. Yılın son gününe 5 kala 2025 yılı kurumlar vergisinde de enflasyon düzeltmesi yapılmayacağı hakkında kanun çıktı. Yıl boyunca enflasyon muhasebesi uygulayacağını düşünerek ekonomik ve mali kararlar alanlar elleri böğründe kalakaldılar.   Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler ve Yeminli Mali Müşavirler tüm yılı yine mevzuata yetişmeye çalışmakla geçirdiler. O kadar çok değişiklik ve yeni mevzuat çıkıyor ki, işi gücü bırakıp sadece mevzuatı okumaya çalışsalar yine de yetişemeyecek durumdalar.   Her alanda bunca mevzuat değişikliğine bakınca kurumlarımızın görev alanlarıyla ilgili problemleri yakından takip edip çözdükleri düşüncesine kapılıyor insan. Lakin kadim gerçeğimiz öyle değil. Türkiye, hiç bir problemini kökünden çözebilmiş bir ülke değil. 1940’lar, 1950’ler 60’larda yaşadığımız problemlerimiz kimisi de ağırlaşarak devam ediyor. 1970’de de kalkınmakta olan ülkeydik, 2025 bitti halen “kalkınmakta olan” ülkeyiz. Arkamızdan gelenler yetişemeyeceğimiz mesafede öne geçti. Nasıl oluyor bu, neye yarıyor bu kadar mevzuat bir türlü anlayamıyorum.   2026’da enflasyonun hedef kadar olmasa da yine de düşmeye devam edeceğini, büyümenin Cumhuriyet ortalamasını yakalayamasak da yine de pozitif olacağını ve dolaylı vergiler ile işlem vergilerinin artmaya devam edeceğini tahmin ediyorum.   Ama tahmin etmeyip emin olduğum bir şey var: yetişemeyeceğimiz kadar çok mevzuat değişikliği olmaya devam edecek.   Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor” sözünden araklayarak “Maliye, meslek mensuplarına mevzuattan başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor” diyorum ben de.   Herkese sağlıklı, mutlu, huzurlu ve başarılı bir yeni yıl diliyorum.   Ahmet Ozansoy Ortak, Vergi ve Bağımsız Denetim Hizmetleri LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış