Tema Grup

İthalatta Gözetim ve Korunma Önlemleri Uygulamaları Kapsamında Hesaplanan Katma Değer Vergisinin İndirim Hakkı

Bir malın benzer veya rakip mallar üreten yerli üreticiler üzerinde ciddi zarar ve ciddi zarar tehdidi oluşacak şekilde artan miktar ve şartlarda ithal edildiği hallerde ülke yararı göz önüne alınarak gözetim veya korunma önlemi alınabilir. Önlem alınmasını gerektiren haller, dampinge veya sübvansiyona konu olan ithalatın Türkiye’de bir üretim dalında maddi zarara yol açması veya maddi zarar tehdidi oluşturması gibi nedenlerdir.   23/11/2023 Tarihli ve 7846 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla ithalatta gözetim ve korunma önlemi uygulamaları kapsamında hesaplanan katma değer vergisinin indirim hakkı kaldırılmış ve yurtiçinde haksız rekabet doğuracak, yerli tüketiciye zarar verebilecek her türlü işlemin önüne geçilmek istenmiştir.   Gözetim Uygulaması Kapsamında İndirilemeyecek KDV: İthalatta Matrah ve Unsurları KDV Kanunu’nun 21.maddesinde aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir.   “İthalatta verginin matrahı aşağıda gösterilen unsurların toplamıdır: a) İthal edilen malın gümrük vergisi tarhına esas olan kıymeti, gümrük vergisinin kıymet esasına göre alınmaması veya malın gümrük vergisinden muaf olması halinde sigorta ve navlun bedelleri dahil (CIF) değeri, bunun belli olmadığı hallerde malın gümrükçe tespit edilecek değeri, b) İthalat sırasında ödenen her türlü vergi, resim, harç ve paylar, c) Gümrük beyannamesinin tescil tarihine kadar yapılan diğer giderler ve ödemelerden vergilendirilmeyenler ile mal bedeli üzerinden hesaplanan fiyat farkı, kur farkı gibi ödemeler.” Yukarıda Açıklanan Bilgiler Doğrultusunda Gözetim Uygulaması Kapsamında İndirilemeyecek KDV’nin hesaplanmasına ilişkin ithalat sürecine ait örneğe aşağıda yer verilmiştir.   ÖRNEK: ABC firmasının ithal ettiği ………. G.T.İ.P numaralı mamulün ithalatına ilişkin bilgiler aşağıdaki gösterilmiş ve bu ürüne ait Gözetim Farkının 500.000,00 TL olduğu tespit edilmiştir. Ürünün ithalatı süresince aracı gümrük firmasına ödeme yapılmış, ürüne ait her türlü maliyet unsuru aşağıda gösterilmiştir.     Yukarıdaki tabloda gözetim farkına ait gümrük vergilenin eklenmesiyle KDV matrahı 575.000,00 TL olmuştur. Dolayısıyla Gözetim uygulamasına tabi ürüne ait indirilemeyecek KDV (575.000,00 * 0,20) 115.000,00 TL’dir. İthalat sürecine ait muhasebe kayıtları aşağıdaki gibi olmalıdır.   İthalatçı ABC Firmasının ihracatçı firmadan mal alış ve ödemesine ait kaydı   İthalatçı firmanın aracı gümrük işlemlerine ait yaptığı ödemelerin muhasebe kaydı   Ödemenin banka aracılığıyla yapılması sırasında yapılacak muhasebe kaydı   İthal malın stoklara girmesi sırasında yapılacak muhasebe kaydı İthalatın kapanmasıyla birlikte stoklarda 2.490.000,00 TL değerinde mal hesaba alınmıştır. Eğer ki ithal edilen mal gözetim uygulamasına tabi olmasaydı ithalat sonunda kayıtlara alınacak ticari mal tutarı gözetim farkına ait indirilemeyen KDV’nin maliyetten çıkarılmasıyla (2.490.000,00 – 115.000,00) 2.375.000 TL olacaktı.   Bu uygulamanın iç piyasada nasıl bir etki yarattığını açıklayacak olursak; İthale konu mala eşdeğer iç piyasadaki ürünün değeri 2.490.000,00 TL olmuş olsaydı ve Gözetim Farkına ait KDV indirime konu edilseydi ABC firması piyasadaki rakiplerine oranla 0,046 oranında daha ucuza mal temin etmiş olacak ve piyasadaki rakiplerine karşı rekabet gücünü arttıracaktı.   Uğur OÇAR

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

NASIL BİR MASAK ?

Bilindiği üzere ülkemizde Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığı (MASAK), 4208 sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunun, 19 Kasım 1996 tarihinde yürürlüğe girmesiyle kurulmuş ve 17 Şubat 1997’de de faaliyetlerine başlamıştır. 18 Ekim 2006 tarihinde yürürlüğe giren 5549 sayılı Kanun ile birlikte de MASAK’ın görevleri arasına terörizmin finansmanı ile mücadele de eklenmiştir. Bu noktada suç neticesinde elde edilen gelirlerin aklanması ve terörü de finanse etmesi durumunu engelleyebilmek adına şüpheli olduğu değerlendirilebilecek işlemlerin bildirimlerini almak, gerekli verileri toplamak ve analiz yaparak değerlendirmek de MASAK’ın görevleri arasına eklenmiştir. Türkiye’nin mali istihbarat birimi olarak Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyetlerine devam eden MASAK’ın Cumhurbaşkanlığının 1 sayılı Kararnamesini 231. maddesinde MASAK’ın ana görevleri arasında analiz ve değerlendirme, yükümlülük denetimi, inceleme, veri toplama, dış ilişkiler, idari yaptırımlar düzenlenmiştir. 2023 yılında ise Hazine ve Maliye Bakanlığı 2024-2028 yılları arasını kapsayan Stratejik Planda “Kayıt Dışı Ekonomi ile Mücadele Etmek ve Mali Suçları Azaltmak” stratejik amacı kapsamında MASAK tarafından “Suç Gelirlerinin Aklanması ve Terörün Finansmanıyla Ekonomik Güvenliği Esas alan Etkin Bir Mücadele Yürütmek” alt hedefi belirlenmiştir. Bu manada MASAK’a 5 yıllık plan döneminde denetlenen incelenen yükümlü sayısını artırma, şüpheli işlem bildirimi yapan yükümlü sayısını da 340’tan 390’a çıkarma hedefi verilmiştir.   Dünya’da mali istihbarat birimleri (Financial Intelligence Unit-FIU) esas itibarıyla idari, polis tipi, adli veya savcılık tipi ile karma yapıda FIU olarak dört tip altında toplanabilir. Ülkemiz uygulamasında MASAK “İdari FIU” olarak yargı ve polis yönetimleri dışında bir yapı olan Hazine ve Maliye Bakanlığı altında örgütlenmiş olup, Merkez Bankası veya bağımsız düzenleyici bir otorite altında örgütlenen idari FIU’lara ilişkin dünya örnekleri de bulunmaktadır. ABD, Andorra, Avustralya, Belçika, Bolivya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Fransa, Ukrayna, Venezuella gibi ülkeler ile birlikte Türkiye İdari FIU modelini benimsemiştir.   Polis tipi FIU’lar ise polis teşkilatı altında örgütlenen ve kolluk yetkilerine sahip FIU modelleri olarak özetlenebilecek olup, Avusturya, Almanya, Estonya, İzlanda, İrlanda, İsveç, Macaristan, Slovakya gibi ülkeler örnek olarak verilebilir. Adli veya Savcılık tipi FIU’lar ise Başsavcılığa bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Uygulaması yaygın olmamakla birlikte, Güney Kıbrıs ve Lüksemburg gibi görece küçük ülkelerce uygulanmaktadır. Karma yapıdaki FIU’lar genellikle idari ve polis tipi FIU’ların değişik özelliklerini bir araya getirmektedir. Bu modelde FIU bünyesinde görevli polis, polis olması nedeniyle ulaşması mümkün verilere kolaylıkla ulaşabilirken, vergi inceleme elemanı yine kendi görev alanı ile ilgili her türlü vergi kaydına ulaşarak sürdürülen inceleme ve araştırmalarda tecrübelerini kullanabilmektedir.   İdari FIU uygulayan Türkiye gibi ülkelerde FIU şüpheli işlem ve diğer finansal raporlama yükümlülüğü bulunan finansal sektör ile kolluk ve adli makamlar arasında tampon görevi görürken polis tipi ile adli veya savcılık tipi FIU’lar ise kanıt toplamaya dair el koyma gibi yetkileri kullanmak için aracıya ihtiyaç duymamaktadırlar. İdari FIU’lar genellikle aldıkları şüpheli işlem bildirimlerini ön eleme, değerlendirme ve ciddi olanları delillendirme işlemine tabi tutarlar.   Ciddi bulunan ve somut verilerle desteklenen durumlar mali istihbarat birimince yapılan istihbari analiz sonuçları ile birlikte kolluk veya savcılığa iletilir.   İdari tip FIU’ların finansal kuruluşlarla soruşturmacı kuruluşlar arasında bir tampon görevi görmesi, aldıkları bildirimleri analiz ve eleme işlemine tutması, finansal kuruluşların bu tip FIU’ya şüpheli işlem bildiriminde bulunmada zorlanmamaları gibi avantajlı yanları bulunmaktadır. Buna karşılık, bu FIU’ların kolluk birimlerinin bir parçası olmamaları nedeniyle şüpheli fonlara el konulması, şüphelinin tutuklanması gibi konularda gecikmelere neden olması mümkündür. Ayrıca bu birimler, kolluğun ve savcılığın sahip olduğu kanıt toplamaya ilişkin bir takım yetkilere de sahip değillerdir.   Yapıları itibariyle bu tip FIU’ların politik otoritelerin doğrudan gözetim ve denetimine açık bulunmaları da ayrı bir dezavantajdır. Polis tipi ile kolluk birimi ile organize çalışılan adli veya savcılık tipi FIU’ların en büyük dezavantajı ise, aklama ile mücadelenin en önemli unsuru olan şüpheli işlem bildirimlerinin gönderilmesi konusunda finansal kuruluşlar başta olmak üzere bildirim yükümlülüğü bulunanların çekingen davranmalarıdır. Bu konuda karşılıklı güvenin oluşturulması için zamana ihtiyaç bulunmaktadır. Diğer bir dezavantaj ise, kolluğun finansal soruşturma, finansal analiz ve değerlendirme alanında uzmanlığının nispeten daha az olması mali istihbarat oluşturma aşamasında önemli bir sorundur.   Ülkemizde MASAK örgütlenmesi idari hiyerarşi olarak polis ile adli veya savcılık birimlerinden ayrı olarak Hazine ve Maliye Bakanlığı çatısı altında kuruluyken, uygulamada savcılık veya mahkeme görevlendirmeleri sebebiyle karma yapıya doğru evrilen bir yapıya da yaklaşmaktadır. 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 231. Maddesine göre “Aklama veya terörizmin finansmanı suçlarına ilişkin olarak “Cumhuriyet savcısı, hakim veya mahkeme tarafından intikal ettirilen konuları analiz etmek ve incelemek” hükmü getirilerek, savcılık, hakim veya mahkemelerin de MASAK’ı aklama veya terörizmin finansmanı kapsamında görevlendirebileceği ifade edilmiştir.   TCK 282. madde uyarınca suçtan kaynaklı malvarlığı değerlerinin aklanması, yani kara paranın aklama suçunun araştırılması ve mali yönünün ortaya çıkarılmasından evvel, bu suçun dayanağı olan öncül suçla ilgili de MASAK’ın mali inceleme yapabilmesi ve bir mali analiz raporu hazırlaması gerekli olmaktadır.   Ancak pratikte MASAK’ın görev ve yetkisi kara para aklama ve terörizmin finansmanı suçlarıyla sınırlandırılırken, savcılık, hakim veya mahkemeler tarafından gelen taleplerde konunun öncül suç boyutunun da tespit edilmesi gerektiğinden konuyu MASAK nezdinde inceleyen denetim elemanının yasal gelir ile yasa dışı olanı ayırt ederek bunu da öncül suça bağlayacak şekilde kuvvetli suç şüphesi oluşturması beklentisi, MASAK’ın görev alanı ile savcılıkların arasında bir yetki ve görev tartışmasına sebebiyet vermekte ve MASAK raporlarına dayalı olarak savcılık veya mahkemelerce verilen mahkumiyet hükümleri dahil iş ve işlemlerin ilerleyen safhalarda Yargıtay tarafından bozulmasına sebebiyet verebilmektedir. Zira savcılık veya kovuşturma sürecinde mahkemelerce öncül suç ile yasal olmayan gelir artışı arasında somut bir illiyet bağı oluşturulması beklenmekte, sadece banka transferleri ve bankacılık faaliyetlerini gösteren, fakat bu konuda somut değerlendirme yapmaksızın sonucunu savcılık veya mahkemelerin takdirine bırakan MASAK raporları yargı makamlarından dönebilmektedir. Bu anlamda MASAK’tan beklenen; suçlarda kullanılan kripto paralar da dahil, yalnızca banka üzerinden inceleme değil, TCK 282. maddesi kapsamında alt sınırı 6 ay veya üzerinde ceza gerektiren suç veya suçlarda kullanılan, suça katılan veya suçtan elde edilen para veya maddi kaynakları ortaya çıkaran değerlendirmeye dayalı çalışma yapmasıdır.   Ancak doğrudan MASAK’ın idari hiyerarşi içerisindeki görev tanımı ile birlikte Savcılıklarca gönderilen dosyalarda iddianame gönderimi yapılmaması veya denetim elemanlarının kolluk yetkisi dahil kısıtlı araştırma yetkisi ve süresi olması (5549 Sayılı Kanun 17/2’de istisnası olmakla birlikte, CMK 128. maddesi gereğince taşınmaz, hak ve alacaklara el koyma için MASAK’tan 3 ay içinde rapor alınması gerekmektedir.), uzmanlık sorunsalı, başka bazı kurumlardan (Vergi Müfettişleri, Gümrük ve Ticaret Müfettişleri, Bankalar Yeminli Muarakıpları,… Okumaya devam et NASIL BİR MASAK ?

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

YEREL VE KÜRESEL ASGARİ TAMAMLAYICI KURUMLAR VERGİSİNE ESAS FİNANSAL TABLOLAR

Vergi dünyasında alışık olmadığımız bir dönem başlıyor. Kapsama giren çok uluslu şirketlerin ödeyeceği yerel ve küresel asgari kurumlar vergisi Vergi Usul Kanunu’na göre değil, uluslararası kabul görmüş muhasebe standartlarına göre belirlenecek! Vergi hesabına esas finansal raporlama çerçevesi doğru belirlenmediği takdirde, büyük vergi cezaları ile karşı karşıya kalınabilir!   7524 sayılı Kanun ile Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen ve 2024 yılı ve izleyen vergilendirme dönemlerinde elde edilen kazançlara uygulanmak üzere 02.08.2024 tarihinde yürürlüğe giren maddeler ile mevzuatımıza yeni bir vergi rejimi girmiştir. Bu yeni vergi rejimi, OECD tarafından yayımlanan Sütun 2’nin öngördüğü vergileme rejiminin yerel mevzuatımıza birebir geçirildiği hükümleri içermektedir.   Bu yeni vergi rejimi alışılagelmiş uygulamalarımızdan oldukça farklıdır. Bu farklılık, verginin konusu, mükellefi, matrahı, indirim ve istisnaları gibi müesseselerinin yanında vergi hesabına esas teşkil eden finansal tablolarda da kendini göstermektedir.   Yerel ve Küresel Asgari Tamamlayıcı Kurumlar Vergisi, TEMAS dergimizin Eylül sayısının kapak konusu olarak işlenmiştir. Daha detaylı bilgi için ilgilenenlerin Eylül sayımızı okumasını tavsiye ederim. Bu yeni vergi rejimi konusunda ikincil mevzuatın henüz yayınlanmaması ve bu yıl Aralık ayında yerel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisi için ilk beyannamelerin verilecek olması nedeniyle, kapsam dahilindeki birçok mükellef ve uygulayıcı nezdinde büyük endişe ve kafa karışıklığı bulunuyor. Bu karışıklığın en büyük nedeni olarak, uygulayıcıların uluslararası finansal raporlama standartlarına yabancı olmasını ve bu terminolojiden biraz uzak olmasını görüyorum.   Bilindiği üzere, ülkemizde TMS ve TFRS uyarınca finansal tablolar hazırlansa da meslek mensuplarının önemli bir kısmı muhasebe uygulamalarını Vergi Usul Kanunu ve bu kanuna dayanılarak çıkarılan Tek Düzen Hesap Planına göre ifa etmektedir. Bunun sonucu olarak, ülkemizde muhasebe, ihtiyaca uygun finansal bilgi üretmekten ziyade vergisel amaçlar doğrultusunda uygulanmaktadır. Hal böyle olunca, uluslararası genel kabul görmüş finansal tablolar esas alınarak hesaplanan bir vergi rejiminin anlaşılması da oldukça zorlaşmaktadır.   Bu konuda kişisel tavsiyem, ülkemizde vergiyle hemhal olan bütün tarafların en azından temel düzeyde uluslararası finansal raporlama diline ve mantığına hakim olmalarıdır. Konumuza dönersek, esas sorumuzu soralım, yerel ve küresel asgari tamamlayıcı kurumlar vergisinde hangi finansal tablolar esas alınacak?   Bu konuda piyasada oldukça yanlış anlaşılma var diye düşünüyorum. Gözlemlediğim kadarıyla, birçok kişi esas alınacak finansal tabloların IFRS tabloları (Uluslararası Finansal Raporlama Standartları) olduğunu düşünüyor! Ancak, bu doğru değil.   Gerek OECD metinlerinde ve gerek yerel mevzuatımızda kullanılan ifade “Uluslararası Kabul Görmüş Finansal Muhasebe Standartları” ifadesidir. Terminolojiye uzak olan kişiler, burada kastedilenin IFRS olduğunu düşünüyor. Burada kastedilenin neden IFRS olmadığını müsaadenizle açıklayayım.   IFRS, IASB – International Accounting Standards Board (Uluslararası Muhasebe Standartları Kurulu) tarafından yayınlanmış olan muhasebe standartlarını ifade etmektedir. Avrupa Birliği ülkeleri ve birçok gelişmiş ülke finansal tablolarını IFRS’e göre düzenlemektedir. Bununla birlikte ABD, Japonya ve Çin gibi birçok büyük ülke ise kendi finansal raporlama standartlarını kullanmaktadır. Ülkemizde ise IFRS’in neredeyse birebir çevirisi olan TFRS (Türkiye Finansal Raporlama Standartları) kullanılmaktadır.   Görüldüğü üzere, ülkeler arasında kullanılan finansal raporlama standartları açısından ciddi farklılıklar vardır. Dolayısıyla, birden çok ülkede faaliyet gösteren çok uluslu şirketlerin bütün ülkeler tarafından aynı vergi rejimine tabi tutulabilmesi açısından ortak bir muhasebe dili gereklidir. Bütün ülkeleri ortak bir finansal raporlama çerçevesinde buluşturmak mümkün olmayacağı için OECD bu konuda çok isabetli bir çözüm üretmiş ve nihai ana işletmenin bulunduğu ülkenin kullandığı ve gruba ilişkin konsolide raporun hazırlandığı finansal raporlama çerçevesinin esas alınması gerektiğine karar verilmiştir.   OECD bunu “Acceptable Financial Accounting Standard” olarak tanımlamıştır. Bu ifadenin tanımı ise aşağıdaki gibi yapılmıştır; “Kabul Edilebilir Finansal Raporlama Standardı” ifadesi; Uluslararası Finansal Raporlama Standartları’nı (IFRS) ve ayrıca Avustralya, Brezilya, Kanada, Avrupa Birliği Üye Devletleri, Avrupa Ekonomik Alanı Üye Devletleri, Hong Kong (Çin), Japonya, Meksika, Yeni Zelanda, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan Cumhuriyeti, Kore Cumhuriyeti, Rusya, Singapur, İsviçre, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri’nin genel kabul görmüş muhasebe ilkelerini (GAAP) ifade eder.” Ceyhun DENİZ LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

KONKORDATO MÜESSESESİNİN ŞÜPHELİ ALACAK KARŞILIĞI UYGULAMASI KARŞISINDAKİ DURUMU

2004 Sayılı İcra İflas Kanununda 7101 sayılı Kanunla yapılan değişikliklerle iflas ertelemesi müessesesi kaldırılarak konkordato müessesesi kapsamlı bir şekilde yeniden düzenlenmiştir.   Konkordato uygulaması likidite sıkıntısı nedeniyle borçlarını vadesinde ödeme sorunu yaşayan borçlulara, borçları nedeniyle icra baskısı altında olmaksızın işlerine devam etme, ödeme sorunlarından kurtulma ve iflas riskinden kaçınma imkânı tanımakta, alacaklar açısından da mahkeme gözetiminde alacaklarını bazı sınırlamalar dahilinde tahsil etme imkânı sağlamaktadır.   Konkordato Müessesesi ile İlgili Yasal Düzenlemeler Konkordato müessesesi, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 285 ila 309’uncu maddeleri arasında düzenlenmiştir. Adi konkordato, iflastan sonra konkordato ve malvarlığının terkini suretiyle konkordato olmak üzere üç çeşidi bulunmaktadır. Bu yazımızda uygulamada en çok kullanılan yöntem olan adi konkordato müessesesine değinilecektir. Konkordato, borçlarını ödeme güçlüğü çeken bir borçlunun alacaklılarıyla yaptığı anlaşmayı ifade eden hukuki bir terimdir. Bu anlaşma, borçların belirli bir plana göre ödenmesini içerir ve mahkeme tarafından onaylanan bir süreçtir.   Borçlarını, vadesi geldiği hâlde ödeyemeyen veya vadesinde ödeyememe tehlikesi altında bulunan herhangi bir borçlu, vade verilmek veya tenzilat yapılmak suretiyle borçlarını ödeyebilmek veya muhtemel bir iflâstan kurtulmak için konkordato talep edebilir. Ayrıca iflâs talebinde bulunabilecek her alacaklı, gerekçeli bir dilekçeyle, borçlu hakkında konkordato işlemlerinin başlatılmasını isteyebilir. Konkordato açısından yetkili mahkemeler asliye ticaret mahkemesidir.   Konkordato talebi üzerine mahkeme, başvuru için gerekli belgelerin eksiksiz olarak mevcut olduğunu tespit ettiğinde derhâl geçici mühlet kararı verir ve borçlunun malvarlığının muhafazası için gerekli gördüğü bütün tedbirleri alır.   Geçici mühlet üç aydır. Mahkeme bu üç aylık süre dolmadan borçlunun veya geçici komiserin yapacağı talep üzerine geçici mühleti en fazla iki ay daha uzatabilir, uzatmayı borçlu talep etmişse geçici komiserin de görüşü alınır. Geçici mühletin toplam süresi beş ayı geçemez.   Geçici mühlet, kesin mühletin sonuçlarını doğurur. Mahkemece geçici mühlet kararı, ticaret sicili gazetesinde ve Basın-İlan Kurumunun resmî ilân portalında ilân olunur ve derhâl tapu müdürlüğüne, ticaret sicili müdürlüğüne, vergi dairesine, gümrük ve posta idarelerine, Türkiye Bankalar Birliğine, Türkiye Katılım Bankaları Birliğine, mahallî ticaret odalarına, sanayi odalarına, taşınır kıymet borsalarına, Sermaye Piyasası Kuruluna ve diğer lazım gelen yerlere bildirilir.   Mahkeme, kesin mühlet hakkındaki kararını geçici mühlet içinde verir. Konkordatonun başarıya ulaşmasının mümkün olduğunun anlaşılması hâlinde borçluya bir yıllık kesin mühlet verilir.   Konkordato talebi ile amaçlanan iyileşmenin, kesin mühletin sona ermesinden önce gerçekleştiğinin komiserin yazılı raporuyla mahkemeye bildirilmesi üzerine mahkemece resen, kesin mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddine karar verilir.   İflâsa tabi borçlu bakımından, kesin mühletin verilmesinden sonra 2004 sayılı Kanunun 292’nci maddesinde belirtilen durumların gerçekleşmesi hâlinde komiserin yazılı raporu üzerine mahkeme kesin mühleti kaldırarak konkordato talebinin reddine ve borçlunun iflâsına resen karar verir.   Geçici veya kesin mühlet içinde borçlu aleyhine 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanuna göre yapılan takipler de dahil olmak üzere hiçbir takip yapılamaz ve evvelce başlamış takipler durur, ihtiyatî tedbir ve ihtiyatî haciz kararları uygulanmaz, bir takip muamelesi ile kesilebilen zamanaşımı ve hak düşüren müddetler işlemez.   Şüpheli Alacak Karşılığı Uygulaması İşletmenin değerleme konusu bir kısım alacakları, borçlunun borcunu ödememesi veya ödeyememesi hallerinde ihtilaflı hale gelebilmektedir. Vergi Usul Kanunun 323’üncü maddesi uyarınca işletmeler tahsili şüpheli hale gelen alacakları için belirli şartlar altında değerleme gününün tasarruf değerine göre pasifte karşılık ayırabilmektedirler.   Bir alacağın şüpheli alacak olarak kabul edilebilmesi için ticari ve zirai kazancın elde edilmesi ve idame ettirilmesiyle ilgili olmak şatıyla;   Alacağın dava veya icra safhasında olması, Yapılan protestoya veya yazı ile bir defadan fazla istenmiş olmasına rağmen borçlu tarafından ödenmemiş olan ve 20.000 TL’yi aşmayan alacaklardan olması. Bu şartlardan herhangi birini taşıyan alacaklar için ilgili hesap döneminde karşılık ayrılabilecektir.   Teminata bağlanmış alacaklarda, alacağın şüpheli hale gelmesi gerekçe gösterilerek karşılık ayrılması mümkün değildir. Bu durumda eğer varsa teminatı aşan kısım için karşılık ayrılması söz konusu olabilecektir.   Şahsi kefaletin teminat olarak verildiği durumlarda, asıl borçlunun yanı sıra kefil hakkında da takibat yapılmış olması gerekmektedir. Senetli alacaklarda, senedin asıl borçlu dışında bir başkası tarafından ciro edilmesi durumunda asıl borçlu ile birlikte cirantalar için de takibat yapılması gerekmektedir.   Mahkemeye dava, icraya takip dilekçesinin verilmiş olması şüpheli alacak karşılığı ayırabilmek için zorunlu ancak yeterli değildir. Yapılacak şekli bir başvuru alacağın şüpheli hale gelmesi için yeterli değildir. Takipsizlikten dolayı davanın düşmüş olması gibi bir durumda, dava açılması nedeniyle şüpheli hale gelen alacak için ayrılan karşılığın vergi denetimlerinde eleştiri konusu yapılması kuvvetle muhtemeldir.   Örnek Muhasebe Kaydı: X A.Ş.’nin yıl içinde dava konusu yapılmış 500.000.-TL alacağı bulunmaktadır. Alacağın şüpheli hale gelmesi nedeniyle yapılacak kayıtlar ve karşılıkların dönem sonu hesaplarına aktarılmasına ilişkin muhasebe kayıtları aşağıdaki gibidir.     Konkordato Aşamalarında Şüpheli Alacak Uygulaması Konkordato, bir borçlunun, alacaklılarının belli bir çoğunluğu ile yaptığı ve ticaret mahkemesinin tasdiki ile hüküm ifade eden bir cebri anlaşma olup, bununla alacaklılar, borçluya karşı olan alacaklarının bir kısmından feragat ederler ve/veya borçluya borcunun ödeme konusunda belli bir süre verirler. Konkordato, temelde iflasın engellenmesini ve borçlunun borçlarının yeniden yapılandırılmasını amaç edinmiş bir kurumdur.   Borçlunun Konkordato ilan etmesi sonucunda konkordato sürecindeki çeşitli aşamalarda alacaklının şüpheli hale gelen alacak için karşılık ayırmasına ilişkin durumlar aşağıda açıklanmıştır.   1- Geçici Mühlet Kararı Verilmesi Asliye ticaret mahkemesince geçici mühlet kararı verilmesi durumunda, mühlet süresi boyunca borçlu aleyhine hiçbir takip yapılamamakta, başlamış takipler durmakta ve ihtiyati haciz kararları uygulanamamaktadır.   Geçici mühlet kararından önce dava veya icra safhasına intikal etmiş alacaklar ile ilgili olarak karşılık ayrılmış olması durumunda alacaklının şüpheli alacak karşılığı ile ilgili olarak herhangi biri işlem yapması gerekmemektedir. Çünkü geçici mühlet kararı alacağın şüphelilik durumunda herhangi bir değişiklik meydana getirmemektedir.   Geçici mühlet kararının ilanı ile birlikte mühlet süresi boyunca borçlu aleyhine hiçbir takip yapılamadığından, başlamış takipler durduğundan ve ihtiyati haciz kararları uygulanamadığından, alacağın şüpheli hale gelmesini gerektiren dava ve icra safhasına geçilememektedir. Bu nedenle geçici mühlet kararından önce dava veya icra safhasına intikal ettirilmemiş alacaklar için, geçici mühlet kararının ilan edildiği hesap dönemi itibariyle şüpheli alacak karşılığı ayrılabilecektir.   2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 287 ve 288’inci maddeleri uyarınca geçici mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddine ilişkin karar verilmesi durumunda;   1- Geçici mühlet kararından önce dava veya icra safhasına intikal etmiş olması nedeniyle karşılık ayrılan alacaklar için herhangi bir düzeltme işlemi yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Mahkeme tarafından geçici mühletin kaldırılarak konkordato talebinin reddedilmesi ile birlikte, konkordato ilan edilmeden önceki şartlara dönülmüş olduğundan, dava veya… Okumaya devam et KONKORDATO MÜESSESESİNİN ŞÜPHELİ ALACAK KARŞILIĞI UYGULAMASI KARŞISINDAKİ DURUMU

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

UZLAŞMA YERİNE CEZALARDA ÖDEME İNDİRİMİ GELMELİ

Türk vergi sistemi uzlaşma müessesesi ile 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’na 1963 yılında eklenen maddelerle tanışmıştır. İlk haliyle tarhiyat sonrası uzlaşma düzenlenmişken, 1985 yılında Vergi Usul Kanunu’na eklenen Ek-11’inci madde ile tarhiyat öncesi uzlaşma da sisteme dahil edilmiştir.   7524 sayılı Kanun’un 14’üncü maddesiyle Vergi Usul Kanunu’nda 02 Ağustos 2024 tarihinde yapılan değişiklikten önce vergi aslı da uzlaşma kapsamındayken bu tarihten sonra vergi aslı uzlaşma kapsamı dışına çıkarılmıştır.   Yasa koyucunun uzlaşma müessesesine gerek duymasının nedeni, idarenin mükelleflerle ihtilafa girmeden tarhiyatını kesinleştirerek bugünden para tahsil edebilmektir. Vergi uyuşmazlıklarının idari aşamada çözümü her ülkenin başvurduğu bir yoldur. Bu nedenle “Erken elde edilen vergi, daha geç elde edilecek daha fazla vergiden iyidir” ilkesi sadece Türkiye’de değil, dünyada da pek çok ülkede benimsenmiştir. Örneğin Fransa’da uzlaşma yalnızca vergi cezalarında görülmekte, vergi aslı kural olarak uzlaşmaya konu edilmemekte sadece dolaysız vergilerde geçerli olmak üzere vergi aslında uzlaşma, mükellefin ödeme gücü olmaması koşuluyla Danıştay (Conseil d’Etat), Yargıtay (Cour de Cassation) ve Sayıştay (Cour des Comptes)’ın uygun görüş belirtmesi üzerine Mali Anlaşmazlıklar Komisyonu (Comitée du Contentieux Fiscal) kararı ile olabilmektedir. Türkiye’deki uzlaşma müessesesine intikal etmiş olan Almanya’daki uzlaşma uygulaması anayasaya aykırı olduğu gerekçesi ile 1977 yılında kanun koyucu tarafından kaldırılmıştır. ABD’de ise bizdeki 02.08.2024 önceki mevzuata benzer bir uzlaşma sistemi mevcuttur.   Geçmişte vergi aslının uzlaşma kapsamında olması, ben dahil pek çok kişi tarafından eleştiri konusu yapılmıştır. Bu eleştirilerin temel dayanak noktaları; vergisini zamanında ödeyen mükellef idare ile ödeyeceği vergi miktarı konusunda pazarlık imkânına sahip değilken, zamanında vergisini ödemeyen mükellefe böyle bir şans tanınması, aynı durumda olan iki mükelleften vergisini zamanında ve doğru olarak ödemeyen mükellef aleyhine rekabet eşitsizliğine neden olması, objektif bir ölçüt konulamadığı için yolsuzluk yapılmasına müsait bir ortam yaratması vb gibi hususlardır.   Bütün bu gerekçeler de kuşkusuz haklılık payı vardır. Ancak geçmişte vergi aslının da uzlaşma konusu yapılması büsbütün de haksız ve yanlış bir uygulama değildi. Çünkü gerek geçmişte gerekse halen gerçekten de hukuk zorlanarak yapılan yorumlara, kanuna aykırı genel tebliğ ve özelgelere veya eksik incelemeyle yapılan kabullere dayalı çokça rapor yazıldığı vakıadır. Uzlaşma, tarhiyat öncesinde vergi inceleme elemanlarına, tarhiyat sonrasında ise vergi dairesine raporlarda veya tarhiyata dayanak olan diğer işlemlerdeki eksiklik ve hataları da değerlendirerek, tarhiyatın yargı organlarınca onaylanıp onaylanmama ihtimali ve mükellefin ödeme gücü gibi unsurları da dikkate alarak pazarlıkla muhtemel bir ihtilafı önlüyor idi. Bu yönüyle uzlaşmanın “lüzumlu” bir müessese olduğu aşikârdır.   Buna rağmen vergi aslının uzlaşma kapsamından çıkarılması yukarıda bahsedilen nedenlerle anlaşılabilir bir durumdur. Zaten İdare uzun zamandır çeşitli kötüye kullanımlara veya en azından bu yönde söylentilere engel olabilmek amacıyla uzlaşma görüşmelerinde gayri resmi ama zorunlu indirim oranları uyguluyordu. Buna göre vergi aslında zaten indirim yapmıyor, cezalarda da en az %70, en fazla %80 indirim yapıyordu. Binaenaleyh vergi aslının uzlaşma kapsamı dışına çıkarılması esasen mevzuatı uygulamaya uygun hale getirmiştir.   Lakin değişiklikten sonra şöyle bir durum oluşmuştur: Eskiden vergi ve ceza ayrıştırılarak uzlaşmaya konu edilemiyorken, yani tarhiyatın tamamıyla ilgili uzlaşma yapılıyor ve uzlaşma halinde hiçbirine karşı dava açılamıyor iken, vergi aslının kapsam dışına çıkarılmasıyla beraber vergi aslı dava edilebilirken aynı anda o asılla ilgili ceza uzlaşmaya konu olabilmektedir. Bu uzlaşmada da %70 ila %80 arası indirim yapılmaktadır. Yani cezaya konu tarhiyatın, cezanın ya da mükellefin öznel durumunun hiçbir şekilde dikkate alınmadığı bir uygulama yürütülmektedir. Bu durumda baştan belli bir ceza indirim oranı için uzlaşma komisyonlarına, sekreterya işlemlerine, tebligatlara, toplantılara, tutanaklara vs hiçbir ihtiyaç kalmamıştır.   Vergi Usul Kanunu’nun “Vergi Ziyaı, Usulsüzlük ve Özel Usulsüzlük Cezalarında İndirme” başlıklı 376’ncı maddesinde zaten bir indirim müessesesi düzenlenmiş durumdadır. Buna göre; mükellef veya vergi sorumlusu, ikmalen, resen veya idarece tarh edilen vergiyi veya vergi farkını ve vergi ziyaı, usulsüzlük ve özel usulsüzlük cezalarının yarısını ihbarnamelerin tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde ilgili vergi dairesine başvurarak vadesinde ödeyeceğini bildirirse kesilen cezanın yarısı indirilir. Burada dikkat edilecek husus, cezada indirimden faydalanabilmek için o cezanın bağlı olduğu vergi aslının da ödenmesinin zorunlu olmasıdır.   Uzlaşma müessesesinde 2024 yılı Ağustos ayında yapılan değişiklikten sonra mükellef vergi aslını dava ederken cezada uzlaşabilir halde olduğundan ve uzlaşmada idarece fiilen uygulanan indirim oranı bu maddede belirtilen %50 oranından daha büyük olduğundan 376’ncı maddenin uygulanma olanağı kalmamıştır. Bu madde fiilen boşa çıkmış durumdadır.   Bu nedenle uzlaşma hükümlerinin bütünüyle kaldırılıp, 376’ncı maddedeki vergi aslını ödeme şartının da esnetilerek yeni indirim oranları belirlenmesi hem idareyi önemli bir iş yükünden kurtaracak hem de etkin ve adil bir indirim mekanizmasının çalışmasına olanak verecektir. Örneğin vergi aslını ödemeyip dava açanların cezaları dava açmaksızın ödemeleri halinde cezalarda %50 oranında, vergi aslına da dava açmayıp ödeyenlerin cezalarında ise %90 oranında indirim yapılması şeklinde bir düzenleme tüm mükellefler bakımından yeknesak ve idare açısından da son derece pratik ve faydalı bir indirim mekanizmasının çalışmasına olanak sağlayacak, idareyi uzlaşma süreciyle ilgili pek çok angarya işten kurtaracaktır.     102.08.2025 tarih ve 32620 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır. 2Aliefendioğlu, Yılmaz: “İngiliz Vergi Sistemine Genel Bakış” Danıştay Dergisi Ankara, 1973. 3Tezel, Saban: “Türk Yargı Sisteminin Etkinliği Araştırma Projesi –Vergi Yargısının Etkinliğini Araştırma Raporu” TÜSEV İst. 1997 s.28 4Şahinok Aynur: “Her Yönüyle ve Mukayeseli Olarak Vergi Hukukunda Uzlaşma Müessesesi, İdare Hukuku ve İdari Yargı ile İlgili İncelemeler-II Danıştay Tasnif ve Yayın Bürosu Yayınları, No:26 Ankara 1978, s.207 5Öncel, Çağan, Kumrulu: “Vergi Hukuku A.Ü.H.F. Yayınları No: 513 Ankara 1997 s.174 6Kızılot, Şükrü: “Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları” s.70-71 7Ozansoy, Ahmet: “Uzlaşma Müessesesi ve Etkinliği”, Yaklaşım Dergisi, Sayı: 89, Mayıs 2000, s. 204 8Ozansoy, Ahmet: “Dolaylı Vergilerde Uzlaşma ve Uzlaşmanın Yolsuzluklara Katkısı”, Vergi Sorunları Dergisi, Sayı: 169, Ekim 2002, s.37-41.   Dr. Ahmet OZANSOY LinkedIn  

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

İştirak İlişkisi Bulunan Kurumlar Arası Devirlerde Birleşme Primi Oluşumu ve Enflasyon Düzeltmesi Uygulaması Karşısındaki Durumu

1.Birleşme Primi nedir? Birleşme işleminde değiştirme birimi saptanırken şirketlerin cari değerleri dikkate alınacaktır. Şirketlerin cari değerleri ise genellikle hisselerinin nominal değerlerinden farklı bir değer olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir şirketin diğer bir şirkete devredilmesi sonucu oluşan birleşmelerde birleşilen şirket hissesi devrolan şirket ortaklarına verilecektir.   Genellikle şirketlerin cari değerleri hisse senetlerinin nominal değerlerinden daha yüksektir. Birleşilen şirketin cari değerinin şirketin hisse senetlerinin nominal değerinden fazla olması durumunda, değiştirme birimine bağlı olarak birleşilen kurumun yapacağı sermaye artışı devir alacağı servetten daha az olabilmektedir. Bu durumda şirketin pasifinde birleşme pirimi ortaya çıkacaktır.   Birleşme primi temelde emisyon primi hükmündedir. KVK’nın 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendi ile anonim şirketlerin gerek kuruluşlarında gerekse sermayelerini artırdıkları sırada çıkardıkları payların, itibari değerin üzerinde bir bedelle elden çıkarılması halinde oluşan kazançlar kurumlar vergisinden istisna edilmektedir. Emisyon primi devir şeklindeki birleşmelerde ortaya çıkmaktadır.   2. İştirak İlişkisi    Bulunan      Kurumlar      Arasındaki Devirlerde Birleşme Priminin Oluşumu Devir işleminin tarafları arasında iştirak ilişkisi bulunabilir. Bu ilişki devralan kurumun devralınan kurumda ortaklığı olabileceği gibi devralınan kurumun devralan kurumda da ortaklığı bulunabilir. Bu hallerde devralınan kurum ortaklarına verilecek hisse senedi miktarında farklılıklar oluşacaktır.   Devralan ve devrolunan şirketler arasında iştirak ilişkisinin varlığı devir yoluyla birleşmeye engel değildir. İştirak ilişkisi bulunan kurumlar arasında yapılacak devirlerde ortaklar arasında orantının bozulmaması koşuluyla eksik sermaye artırımına gidilmesi devrin koşullarının ihlali olarak değerlendirilmeyecektir. Konu ile ilgili 1 no.lu KVK Genel tebliğinde bir kurumun kendisinde iştiraki bulunan veya iştirak ettiği başka bir kurumu kül halinde devralması nedeniyle kurum bünyesinde yapacağı sermaye artışının söz konusu iştirak paylarına isabet eden tutardan daha az gerçekleşmesinin KVK’nın 19’uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen şartların ihlali anlamına gelmeyeceği açıklanmıştır.   İştirak ilişkisi dolayısıyla devralan şirketin bilançosunda iktisap bedeli ile kayıtlı değere karşılık olarak devrolunan şirketin bilançosunda yeralan sermaye hesabında devralan şirkete ait nominal sermaye payı mevcuttur. Devralan şirketin aktifinde yer alan iştirakin iktisap bedeli ile nominal sermaye tutarı birbirine eşit ise devir işlemi sonrası iki tutar karşılıklı olarak kapatılacaktır. Ancak çoğu zaman bu iki tutar birbirine eşit olmaz. Örneğin iştirakin üçüncü kişilerden nominal bedelin üzerinde bir bedelle alınması halinde iştirakin iktisap bedeli ile nominal sermaye birbirine eşit olmayacaktır ve iştirak ve sermaye hesaplarının karşılıklı kapatılması sonucu aktifte bir bedel kalması kaçınılmazdır.   İştirakler hesabında yer alan değerin, iştirak hisselerinin itibari değerine eşit olmaması halinde aradaki müspet veya menfi farkın kurumun vergiye tabi kazancının tespiti ile ilgilendirilmeksizin geçici hesaplarda izlenmesi mümkün olup bu geçici hesapların vergiye tabi kurum kazancının tespiti ile ilişkilendirilmeksizin kurum kayıtlarında sona erdirilmesi de mümkün bulunmaktadır.1   Konu ile ilgili olarak verilen bir özelgede de itibari değer ile iştirakler hesabında kayıtlı değer arasındaki farkın şirketin vergiye tabi kazancı ile ilişkilendirilemeyeceği açıklanmıştır. Bu farklar geçici hesaplarda izlenebilecek ve kurum kayıtlarında sona erdirilecek olup söz konusu farkın kurum kazancından gider olarak indirilmesinin mümkün bulunmadığı açıklanmıştır.2   Yine aynı konu ile ilgili olarak verilen bir diğer özelgede kayıtlı değer ile bilirkişi tarafından tespit edilen değer arasındaki farkın şerefiye ya da peştamallık olarak kabul edilip edilmeyeceğine ilişkin olarak aşağıdaki açıklama yapılmıştır.3   “İştirak ettiğiniz … San. ve Tic. A.Ş.’yi kül halinde devralmanız nedeniyle yapacağınız sermaye artışının söz konusu iştirak paylarına isabet eden tutarda daha az gerçekleşmesi 5520 sayılı Kanunun 19 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen şartların ihlali anlamına gelmeyecektir.   – İştirakler hesabında yer alan değer ile iştirak hisselerinin itibari değerinin eşit olmaması nedeniyle oluşan farkın ise kurumun vergiye tabi kazancının tespiti ile ilgilendirilmeksizin geçici hesaplarda izlenmesi ve vergiye tabi kurum kazancının tespiti ile ilişkilendirilmeksizin kurum kayıtlarında sona erdirilmesi mümkündür.   – Dolayısıyla, şirketinizin iştirakler hesabında kayıtlı değer ile iştirak hisselerinin itibari değeri arasındaki farkın, şerefiye olarak nitelendirilmesi ve kurum kazancı ile ilişkilendirilerek kurumlar vergisi matrahından indirim konusu yapılması mümkün bulunmamaktadır.”   Sonuç olarak devralan kurumun devrolunan kurumda ortaklık payının bulunduğu durumlarda iştirak paylarının kayıtlı değerleri ile itibari değerleri farklılık gösterebilmektedir. Zira çoğu durumda itibari değer kayıtlı değerden daha düşük bir değer olmaktadır. Bu durum ise devir sonrası dönemde devralan kurumun iştirakler ya da bağlı ortaklıklar hesabında kapanmamış bakiye bir değerin kalmasına neden olacaktır.   “Devir veya bölünme işlemine konu olan varlıkların kayıtlı değerleri üzerinden diğer şirketlere intikal ettirilmesi, devrolan veya bölünen şirketin ortaklarına ya da bölünen şirkete varlıkların kayıtlı değeri kadar hisse verilmesini gerektirmemektedir. Bölünen ve devralan şirketlerin karşılıklı olarak devre konu varlıkların değerlerini belirlemek suretiyle devrolan veya bölünen şirketin ortaklarının haklarını koruyacak bir değişim oranı tespit etmeleri gerekmektedir. Değişim oranının bölünen ve devralan şirketlerin hisselerinin gerçek değeri üzerinden belirlenebilmesi mümkündür.   Ancak, yapılan işlemin Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca yapılan devir veya bölünme işlemi sayılabilmesi için devir veya bölünmeye konu edilen varlıklara karşılık iktisap edilen hisselerin, varlıklarını devreden şirketin ortaklarına, devreden veya bölünen şirketteki hisselerine isabet eden servet değeri ile orantılı olarak dağıtılması gerekecektir.”   3. Birleşme Primi ve Enflasyon Düzeltmesi İlişkisi 30 Aralık 2025 tarih ve 32415 sayılı R.G. yayımlanan 555 sıra No.lu VUK Genel Tebliği’nin 25’inci maddesinde; ortaklık ilişkisi içinde olunan kurumların vergisiz olarak devralınması neticesinde oluşan birleşme primi kapsamındaki müspet veya menfi farklar ile ilgili aşağıdaki açıklama yapılmıştır.   “Bu çerçevede, vergi kanunlarına göre bir aktif veya pasif kalem olmayan birleşme primi; aktif ve pasifi dengeleyici, geçici bir hesap olup, hangi hesapta izlenirse izlensin bu niteliği değişmeyecektir. Bu nedenle Kurumlar Vergisi Kanununun 19 uncu maddesinin birinci fıkrası kapsamında yapılan devir işlemleri sonucu ortaya çıkan birleşme priminin enflasyon düzeltmesinde dikkate alınmaması gerekmektedir.”   Düzenleme kapsamında birleşme primi enflasyon düzeltmesine tabi tutulmayacağı açıklanmakla beraber konu hakkında yargı yaklaşımı farklı olmaktadır. “Öz sermayenin bir unsuru olan ve niteliği itibarıyla emisyon primi mahiyetinde olan birleşme primi enflasyon düzeltmesine tabi tutulmalıdır.” (Danıştay Dördüncü Daire30.04.2008 tarih ve: 2008/1613 Karar NO)   Enflasyon Düzeltmesi Sonucu İştirakler Hesabında Oluşan Olumlu Farkların, Birleşme Durumunda Ortaya Çıkan Değer Azalışlarına Mahsup Edilip Edilemeyeceği hakkında verilen 08.03.2012 tarih ve B.07.1.GİB.4.34.19.02-019.01-925 sayılı özelgede ise “İştirakler hesabında yer alan değerin, iştirak hisselerinin itibari değerine eşit olmaması halinde aradaki müspet veya menfi farkın kurumun vergiye tabi kazancı ile ilişkilendirilmeksizin geçici hesaplarda izlenmesi gerekmekte olup enflasyon düzeltmesinden kaynaklanan değer artışlarının birleşme sonucu oluşan değer azalışlarında kullanılması mümkün bulunmamaktadır.” Açıklaması yapılmıştır.   4. Sonuç ve konu ile ilgili değerlendirmemiz Yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere birleşme primi olarak adlandırılan ve aktif ve pasif geçici hesapta yer alan bu tutarların… Okumaya devam et İştirak İlişkisi Bulunan Kurumlar Arası Devirlerde Birleşme Primi Oluşumu ve Enflasyon Düzeltmesi Uygulaması Karşısındaki Durumu

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

İŞ HAYATINDA “BOŞLUK” HİSSİ

Geçenlerde çalışan motivasyonu ile ilgili bir seminere katılmıştım. Alanında uzman İK yöneticilerinin katıldığı, çalışan motivasyonuna dair kapsamlı araştırmaların ve sonuçların konuşulduğu bir bölüm de vardı seminerde. Türkiye’de çalışanların %80inin çalışmak istemediğinden bahsedildi. Bu çok yüksek bir oran değil mi? “Boşluk” hissi, pek çoğumuzun zaman zaman hissettiği bir duygu olsa da iş dünyasında boşluk hissi motivasyonsuzluktan çok daha fazlası; yaptığın işte anlam bulamamak, kendini “robot gibi” hissetmek (bunu bir iş arkadaşım tanımlamıştı), kendinizi çalıştığınız ortama, o ekibe ait hissedememek, çabalarınızın görülmediğini düşünmek… Bu liste böyle uzar gider. Aslına bakılırsa “boşluk” duygusu bir şey hissetmekten çok “hissedememekten” kaynaklanıyor; ait hissedememek, değerli hissedememek, anlamlı hissedememek, bağlı hissedememek…   Eğer burada yazdıklarım size temas ediyorsa lütfen okumaya devam edin.   Dr. Jonice Webb’in Boşluk Hissi kitabında farklı ebeveyn türlerinin çocuklarda nasıl “boşluk hissine” neden olduğunu ve bu durumun nasıl düzeltileceği anlatıyor. Ben de Sayın Ergün GÜLTEKİN’in aklına gelen fikir sayesinde genel olarak şirketlere bulunabilecek 5 çeşit yönetici türünün çalışanlar üzerinde nasıl “boşluk hissi” oluşturabileceğini ve bu duyguyla başa çıkabilmek için neler yapabileceğinizi incelemek istedim. En son kısımda depoyu doldurmak bölümünü okumayı da unutmayın.   1-) Sosyopat Yönetici Buradaki sosyopat ifadesini bir yasayı çiğneyen veya bir suç işleyen birisi olarak düşünmeyin çünkü genelde sosyopat insanlar nazik ve özverili bir izlenim yaratırlar. İş dünyasında sosyopat bir yöneticiniz varsa size söylediği, yaptığı herhangi bir kötü muamele için suçluluk veya rahatsızlık hissetmez çünkü onda eksik olan duygu: vicdandır. Başkalarının sözlerini kendi amaçları uğruna değiştirebilir, işler ters gittiğinde diğerlerini suçlayabilir. Bunun en güzel göstergelerinden biri de sizi incitmesi ve daha sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmasıdır; üstelik kötü hissettiğiniz için sizi suçlar ve duygularınızı küçümser. Örneğin sizi herkesin içinde küçük düşüren bir yönetici bir dakika sonra duygularınızın ve gururunuzun ne kadar incindiğini umursamadan sizinle normal diyalog kurmaya devam eder, alındığınızı fark ederse de sizi fazla hassas olmakla suçlar ve sadece sizin iyiliğinizi düşündüğünü söyleyerek sizi suçlu hissettirir. Bu şekilde üstünüzde kontrol yaratmaya çalışır. Sonuçta duygusal olarak çok yıpranır ve tükenmişlik yaşarsınız.   2-) Narsist Yönetici: Onlar herhangi bir ofisin “kralları ya da kraliçeleri”dir. Bu üstünlüğünü onlara kanıtlayan kişilere yönelirler. Muhtemelen ofiste bir tane “Kutsal” çalışanı bulunabilir, bu kişinin diğerlerinden öne çıkan bir özelliği bulunur (işteki başarısı, fiziksel, kültürel veya başka bir parametrede). Birisi onların görkemli hislerine darbe indirdiği zaman zor bir insana dönüşürler. Yanılmış olmaktan, hata yapmış olmaktan, başarısız olmaktan veya “öyle görünmekten” nefret ederler ve bunu daima başkalarına atfederler. Sadece kendi konuştuklarını duymak islerler. Ekibinin başarılarını kendi başarısı gibi, başarısızlıkları da onların başarısızlığı gibi yansıtır, ihtiyaçlarını dile getirmeye çalışan çalışanları bencil ve düşüncesiz olarak etiketler. Bu tarz yöneticilerle çalışmanın yarattığı en büyük sıkıntı sizin emeklerinizin sürekli olarak gölgelenmesi ve yapmadığınız şeyler yüzünden sorumlu tutulmaktır.   3-) Depresif/Yaslı Yönetici Depresif Yöneticiler kendi iç dünyalarında yönetemedikleri fırtınalı duyguları farkında olmadan iş hayatına taşıyabilirler. Sürekli yorgun, karamsar ve düşük enerjili olmaları size de yansır ve ekibin motivasyonunu etkileyebilir. Özellikle yönlendirmeye, desteğe ihtiyacı olan çalışanlara gerekli yönlendirmeyi veremeyecek olan lider, bu çalışanı zaman içinde kaybedebilir. Diğer çalışanların hevesle çalışmaları, başarıları ve olumlu katkıları tekrar tekrar onaylanmadığında ve görülmediğinde çalışanlara bu başarıların “çok da önemli olmadığı” mesajı verilmiş olur. Buna ek olarak, bir sorunla karşılaştığınızda başvuracağınız iş bitirici, güvenilir bir yöneticinin bulunmaması, sizin ve ekibin üstünde stres ve baskıyı arttırabilir. İç dünyasıyla meşgul olan yönetici karar vermekte gecikir, hedefleri netleştiremez, ekibinin ihtiyaç duyduğu rehberliği sunamaz ve süreçler belirsizleşir. Bu durum sizde zamanla “boşa uğraşıyorum” hissini uyandırabilir ve zamanla ekipten kopmalarına, ekip içi iletişimin zayıflamasına, çaresizlik hissine neden olabilir.   4-) İşkolik Yönetici İşkolik yöneticiler hayatlarını işe adadıkları için sizden de bu davranışı görmek isterler. Mola saatlerini kullanmaz, mesai bittiğinde çalışmaya devam eder, hafta sonları bile çalışmaya devam eder hatta yıllık izinde bile çalışırlar, kendisi bundan mutlu olduğu sürece bunda bir sorun yoktur ancak sizden de sürekli bu performansı görmek isterler. Molalarınızı kullandığınızda, yıllık izne çıkmak istediğinizde, mesaiye kalmaktan yorulduğunuzu ve hafta sonu biraz kendinize zaman ayırmak istediğinizi söylediğinizde sizi tembellikle, bencillikle, sorumsuzlukla suçlayabilir. Bu yoğun tempoya rağmen hala hak ettiğiniz takdiri alamamak ve dinlenme zamanlarınızı şirkete borçlu hissederek yaşamak zamanla tükenmişliğe, yaptığınız işte anlam bulamamaya yol açabilir.   5-) Otoriter ve Mükemmeliyetçi Otoriter yöneticiler ekibinden çok fazla şey bekler. Koyduğu katı kuralların gerekçelerini bile açıklamadan itaat beklerler ve kurallara katı bir şekilde uyulmasını beklerler. Otoriter yöneticiler sorunları veya fikir ayrılıklarını konuşarak çözmek yerine, tek taraflı kararlar verir. Bu tarzda yöneticiler insanları olduğu gibi değil kendi zihinlerinde olması gerektiği gibi görür ve öyle davranmalarını bekler, bireysel farklılıkları, sizin hislerinizi veya beklenmedik problemleri dikkate almazlar. Sadece hatalara, olumsuzluklara, katı kurallara odaklanırlar; başarılar, güzel gelişmeler “zaten olması gereken şeyler” olarak görüldüğü için takdir veya tebrik etmez.   Yazının bu bölümünde iş hayatında karşılaşma ihtimalinizin ve “boşluk” hissi yaratma ihtimalinin yüksek olduğunu düşündüğüm yönetici türlerini tanımladım. Şimdi de sizin iç dünyanıza yönelik içinizdeki boşluk duygusunu tanımak odaklı devam etmek istiyorum. Bu anket, herhangi bir araştırmada geçerliliği ispatlanmamış olmakla birlikte gözlemlerim sonucu edindiğim fikirlerden yararlanarak oluşturuldu. Bu maddeler herhangi bir tanı değeri taşımaz, sadece hissettiğiniz duyguları tanımanıza; bu duygularla başa çıkmak ve “depoyu doldurmak” için neler yapabileceğinize odaklanmanızda yardımcı olabilir. Bu hisler şöyle özetlenebilir;   Çabalarınızın, yaptığınız işin hatta varlığınızın bir anlamı olmadığına inanır ve, işte geçirilen zamanı “boşa” harcadığınızı düşünürsünüz. Çalışmak sizde “para kazanmak için katlanılan bir zorunluluk” haline dönüşür. Kendi bedeninizden, duygularınızdan, düşüncelerinizden koparak görevleri sorgulamadan yerine getiren, otomatikleşmiş bir “makine” gibi hissedersiniz Günü bitirmekten başka bir hedefiniz olmadığı için sadece çıkış saatine odaklanırsınız. Kendi kararlarını verme alanının azalması yüzünden “kontrol kaybı” duygusu yaşarsınız. Sürekli izleniyor/ dinleniyor gibi hissetmenin yarattığı tedirgin ve kaygılı ruh hali yüzünden tükenmiş ve kaygılı hissedersiniz. İşe karşı heyecan, merak ya da tatmin hissedemez, yaptığınız işin hatta varlığınızın bir anlamı olmadığını düşünür ve yaptığınız şeyin değerini sorgularsınız. İnsan olarak değer görmediğinizi; çalıştığınız şirketle, yöneticinizle veya ekibinizle samimi bir “bağ” kuramadığınızı hissedersiniz Çabalasanız dahi ne maddi ne manevi bir karşılık alamayacağınıza inandığınız için ümitsizlik, çaresizlik duygusu yüzünden minimum eforda çalışırsınız.   Bu listede size temas eden maddeler oldu mu? Eğer olduysa okumaya devam edin. Çünkü bu hisleri taşımak çok zor ve boşluk hissi günden güne sizi daha da geriye çekiyor. Depoyu doldurmadan önce ilk yapmanız gereken şey duygularınızı ve ne hissettiğinizi… Okumaya devam et İŞ HAYATINDA “BOŞLUK” HİSSİ

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

4857 SAYILI İŞ KANUNU 30. MADDESİ GEREĞİ ENGELLİ İŞÇİ ÇALIŞTIRMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ TÜM BİLİNMESİ GEREKENLER

Devletler, engellilerin çalışma hakkını diğerleriyle eşit bir şekilde tanır ve bu hak, engellilerin açık, kapsayıcı ve erişilebilir nitelikte bir iş piyasası ve çalışma ortamında, serbestçe seçtikleri bir işte hayatlarını kazanmaları fırsatını da içerir. Taraf Devletler, çalışırken sakatlananlar dâhil tüm engellilerin çalışma hakkının hayata geçmesini, yasama tedbirleri dâhil uygun tüm tedbirleri alarak, güvence altına almalıdır. Hem ulusal hem de uluslararası mevzuatta tüm engelliler için düzenlemelere yer verilmiştir. Ulusal Mevzuatımızda tanım olarak;   Engelli: Doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle bedensel, zihinsel, ruhsal, duyusal ve sosyal yeteneklerini çeşitli derecelerde kaybetmesi nedeniyle toplumsal yaşama uyum sağlama ve günlük gereksinimlerini karşılamada güçlükleri olan ve korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyan kişilerden tüm vücut fonksiyon kaybının en az yüzde kırk olduğu sağlık kurulu raporu ile ispatlanan kişileri ifade eder.   Engelli İstihdam Zorunluluğunda Hesaplama Biçimi ve Sayının Tespiti: 4857 sayılı İş Kanunu 30. Maddesi uyarınca, işverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör işyerlerinde yüzde üç engelli, kamu işyerlerinde ise yüzde dört engelli işçiyi meslek, bedenen ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla yükümlüdürler.   İş Kanunu 4. Maddesine göre tarım ve orman işyerleri, 50 kişiye kadar( 50 dahil) İş Kanunu kapsamında bulunmadığından, bu nitelikteki işyerleri, 51 ve üzerinde işçi çalıştırdığı takdirde engelli çalıştırmak zorunda kalacaktır.   İşverenin çalıştıracağı engelli işçi sayısı, aynı il sınırları içinde birden fazla işyeri varsa, işyerlerinde bulunan toplam işçi sayısına göre hesaplanır. Farklı illerde bulunan işyerleri için hesaplama o il içerisinde çalışan personel sayısı üzerinden yapılacaktır.   İşçi sayısının tespitinde, belirli ya da belirsiz süreli iş sözleşmesi ile çalışan tüm işçiler dikkate alınır.   Kısmi süreli iş sözleşmesine göre çalışanlar, çalışma süreleri dikkate alınarak tam süreli çalışmaya dönüştürülür ve işyerindeki tam süreli çalışan işçi sayısına ilave edilir. İşyerinde kısmi süreli olarak çalıştırılan engelli işçi bulunması halinde bunlar da çalışma süreleri dikkate alınarak tam süreli çalışmaya dönüştürülür ve toplam işçi sayısından düşülür.   Oranın hesaplanmasında yarıma kadar kesirler dikkate alınmaz. Yarım ve daha fazla olan kesirler tama dönüştürülür.   İşçi sayısının tespitinde yer altı ve su altı işlerinde çalışanlar hesaba katılmaz. 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanuna göre kurulan özel güvenlik şirketleri ile kurumların kendi ihtiyacı için kurduğu güvenlik birimlerinde güvenlik elemanı olarak çalışan işçiler engelli işçi sayısının tespitinde dikkate alınmaz. Çalıştırılan engelli işçiler, toplam işçi sayısının hesabında dikkate alınmaz.   Engelli İşçi Temini ve Süreler: Kamu ve özel sektör işverenleri, çalıştırmakla yükümlü oldukları engelli işçileri Kurum aracılığıyla sağlar. Kurum aracılığı olmadan engelli istihdam eden özel sektör işvereni engellinin işe başlama tarihinden itibaren bu durumu en geç onbeş iş günü içinde Kuruma bildirmesi ve tescil ettirmesi zorunludur. Kurum tarafından tescili yapılmayan işçi engelli statüsünde değerlendirilmez. İşyerinin işçisi iken engelli duruma düşenlere öncelik tanınır.   Kamu ve özel sektör işverenleri, çalıştırmakla yükümlü bulundukları işçileri, yükümlülüğün doğmasından itibaren beş iş günü içinde niteliklerini de belirterek Kurumdan talep eder. Taleplerde, işyerinde yapılan işin gerektirdiği ağırlıklı vasıfların üstünde istihdamı zorlaştırıcı şartlar öne sürülemez. Özel sektör işvereni, engelli açığını yükümlülüğün doğduğu andan itibaren otuz gün içinde karşılamak zorundadır. Kurum, özel sektör işvereninin engelli talep tarihinden itibaren en geç on gün içinde, başvuranlardan nitelikleri uygun engellileri durumlarını ve niteliklerini belirten belgelerle birlikte işverenle görüştürür. İşveren bu görüşmeden itibaren engelli açığını, en geç on beş gün içinde, Kurum tarafından görüştürülenler ya da Kurum portalında kayıtlı diğer engelli iş arayanları bizzat seçerek veya kendi imkanlarıyla temin edeceği engelliler arasından karşılar. İşe alınanları ve alınmayanları, alınmayış nedenlerini de belirterek Kuruma bildirir.   Çalışırken özürlü olan ve iş akdi feshedilmeyenler için tescil talebinde bulunulması halinde gerekli belgelerine istinaden Türkiye İş Kurumunca o işçinin engelli olarak tescili yapılır.   Engellilerin Çalışma Koşulları: İşe uygun işçi kuramı dikkate alınarak işverenler, işyerlerini engellilerin çalışmalarını kolaylaştıracak ve işin engelli çalışana uygunluğunu sağlayacak şekilde hazırlamak, sağlıkları için gerekli tedbirleri almak, mesleklerinde veya mesleklerine yakın işlerde çalıştırmak, işleriyle ilgili bilgi ve yeteneklerini geliştirmek, çalışmaları için gerekli araç ve gereçleri sağlamak zorundadırlar. Uygun koşulların varlığı halinde çalışma sürelerinin başlangıç ve bitiş saatleri iş kanunlarında belirtilen sürelerden az olmamak koşuluyla, engellinin durumuna göre belirlenebilir.   Çalışan engellilerin aleyhine sonuç doğuracak şekilde, diğer kişilerden farklı muamelede bulunulamaz.   Engelli İşçi Çalıştırılamayacak İşler: Yer altı ve su altı işlerinde engelli işçi çalıştırılamaz. Ayrıca engelliler, sağlık kurulu raporunda çalıştırılamayacakları belirtilen işlerde çalıştırılamaz.   Engelli Çalıştırma Yükümlülüğüne Uymamanın Cezası: Engelli işçi çalıştırılmasına ilişkin yükümlülüklerini yerine getirmediği tespit edilen işveren hakkında 4857 sayılı İş Kanununun 101 inci maddesinde belirtilen idari para cezası, işyerinin bulunduğu yerdeki Kurum İl Müdürü tarafından doğrudan verilir. Uygulanan cezaya rağmen kontenjan açığını kapatmayan işverene kontenjan açığını kapatıncaya kadar idari para cezası uygulanmaya devam edilir. 2025 yılı için işverene çalıştırmadığı her engelli ve çalıştırmadığı her ay için 30.081,00.-TL idari para cezası uygulanacaktır.   Engelli Çalıştıranlara Uygulanan SGK Teşviki: Özel sektör işverenlerince 4857 sayılı İş Kanunu 30. maddesi 2008/77 Sayılı Genelge kapsamında çalıştırılan 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa tabi engelli sigortalıların, prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine ait işveren hisselerinin tamamı, kontenjan fazlası engelli çalıştıran, yükümlü olmadıkları halde engelli çalıştıran işverenlerin bu şekilde çalıştırdıkları her bir engelli için prime esas kazanç alt sınırı üzerinden hesaplanan sigorta primine ait işveren hisselerinin tamamı Hazinece karşılanır.   Teşvikten yararlanma şartları; Engelli sigortalı çalıştırılması, Aylık prim ve hizmet belgesi Kuruma yasal süresinde verilmiş olması, Primler ödenmiş olması Sosyal Güvenlik Destek Primine tabi çalışan sigortalılardan ve yurtdışında çalıştırılan sigortalılardan dolayı bu teşvikten faydalanılamaz   İndirimden yararlanmak isteyen engelli çalışan, nüfus kimlik kartı örneği ve çalıştığı işyerinden alacağı hizmet erbabı olduğunu gösterir belge ile birlikte illerde Defterdarlık Gelir Müdürlüğüne, bağımsız Vergi Dairesi bulunan İlçelerde Vergi Dairesi Müdürlüğüne, diğer ilçelerde Mal Müdürlüğü’ne bir dilekçe ile başvurmak zorundadır. Başvuruyu alan yer, gerekli formları düzenleyerek bir yazı ile çalışanı, bu hususta sağlık kurulu raporu vermeye yetkili en yakın hastaneye sevk eder. Sağlık kurulu raporu ile belirlenen derecelerde engelli olduğu tespit edilenlerin indirimden yararlanması için gerekli işlemler, başvurunun yapıldığı ilgili Vergi Dairesi ya da Mal Müdürlüğü tarafından yapılır.   Ulusal / Uluslararası Mevzuatlarda engelli işçiler için toplumsal / yaşam koşulları / çalışma koşullarında yaşanan problemlerinin çözümü için arayışlar devam etmektedir. Çözümlenemez gibi görülen pek çok toplumsal problem insan aklı ve zekası marifetiyle kolaylıkla çözüm bulunabilmektedir. Yukarıda anlatılan tespit ve ifadeler… Okumaya devam et 4857 SAYILI İŞ KANUNU 30. MADDESİ GEREĞİ ENGELLİ İŞÇİ ÇALIŞTIRMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ TÜM BİLİNMESİ GEREKENLER

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

BAĞIMSIZ DENETİM: EKONOMİK GÜVENİN GÖRÜNMEZ SİGORTASI

Ekonomik sistemler, görünmez bir güven ağı üzerine inşa edilir; bu ağın zayıflaması, sadece şirketleri değil, tüm piyasa istikrarını tehdit eder. 2023 yılında ABD’de Silicon Valley Bank (SVB) ve Signature Bank gibi büyük bankaların iflası, 2008 krizinden bu yana yaşanan en büyük finansal çöküşlerden bazılarıydı. SVB’nin iflası, 2008 mali krizinden bu yana ABD tarihindeki en büyük ikinci banka iflası olarak kaydedildi . 2008 krizinden bu yana defalarca benzer şoklara tanık olduk. Panikle parasını çekmek isteyen müşteriler, piyasalarda domino etkisi yaratan çöküşler… Hepsi aynı soruya işaret ediyor: “Biz bu riskleri önceden görebilir miydik?”   Cevap aslında evet. Çünkü bağımsız denetim, yalnızca rakamların doğruluğunu kontrol etmekle kalmaz; aynı zamanda yatırımcının güvenini, bankaların kredi verme kararlarını, çalışanların iş yerindeki güven duygusunu ve devletin mali denetim süreçlerini korur.   Bir anlamda denetçi, finansal tabloların arkasındaki görünmez riskleri açığa çıkaran bir “güven müfettişi”dir. Şirketin bilançosunda belki gözden kaçan küçük bir çatlak, piyasanın çökmesine yol açabilir; işte denetçi bu çatlakları önceden tespit eder ve şirket ile toplum arasında güven köprüsünü kurar.   Bağımsız denetim sayesinde, sadece geçmişteki işlemler kontrol edilmez, aynı zamanda şirketin gelecekteki sürdürülebilirliği ve kriz anlarındaki dayanıklılığı için de önlem alınır. Yani bir banka, şirket ya da yatırımcı, denetim raporuna güvenerek bilinçli kararlar alabilir ve büyük finansal kayıpların önüne geçilebilir. Güvenin Olmadığı Yerde Ticaret Yürür mü? Ekonomi, koca bir güven zinciridir. Yatırımcı, şirketin yayınladığı finansal rapora güvenmezse yatırım yapmaz. Banka, bilançonun sağlam olduğundan emin değilse kredi açmaz. Devlet, beyan edilen rakamların doğru olduğuna inanmazsa vergi gelirleri riske girer. Çalışan bile, şirketin ayakta kalacağına güvenmezse orada çalışmaya devam etmez.   İşte bağımsız denetim bu güvenin sağlanması için vardır. Denetçi, şirketin hazırladığı finansal tabloları titizlikle inceler, riskleri ortaya koyar ve “Bu rapor gerçeğe uygun mudur?” sorusuna yanıt verir.   Riskleri Görmek: Çimento Nerede Çatlıyor? Şirketler çoğu zaman büyük rakamlar, uzun bilançolar ve karmaşık tablolar yayınlar. Ama gerçek soru şudur: Bu tabloların ardında hangi riskler gizli?   Bağımsız denetim, işte bu “gizli çatlakları” ortaya çıkarmak için kritik önemdedir. Denetçi, finansal tabloların yüzeyindeki kârlılığı veya sağlamlığı değerlendirirken aynı zamanda potansiyel riskleri de inceler.   Denetim sürecinde üç ana risk ön plana çıkar: Kredi riski: Alacakların tahsil edilip edilemeyeceği. Örnek: Bir şirket yüksek satış rakamları açıklıyor olabilir, ancak müşterilerden tahsilat gecikmeleri varsa, görünürde kârlı tablo gerçekte nakit sıkıntısı yaratabilir. Likidite riski: Borçların zamanında ödenip ödenemeyeceği. Örnek: 2023’te iflas eden bazı bankalarda olduğu gibi, kısa vadeli borçların nakit akışıyla karşılanamaması sistemik kriz yaratabilir. Piyasa riski: Faiz, döviz ve emtia fiyatlarındaki dalgalanmaların şirkete etkisi. Örnek: Döviz kuru dalgalanmalarıyla yurtdışı borcu olan şirketlerin ödeme yükümlülükleri hızla artabilir. Bazen şirketin “kârlı göründüğü” tabloda tahsil edilemeyen alacaklar yığılıp kalır ya da borçların vadesi yaklaşıyordur ama nakit akışı bunu karşılamaya yetmez. İşte bağımsız denetim, bu çatlakları görünür kılar.   Konkordato: Kriz Anında Bir Çıkış Kapısı Şirketler, finansal sıkıntıya girdiklerinde iflasın eşiğine gelebilir. İşte burada konkordato süreci devreye girer. Konkordato, borçlu şirketlerin alacaklılarıyla anlaşarak borçlarını yeniden yapılandırmasına olanak tanır ve iflasın önüne geçer. Amaç: Şirketi ayakta tutmak, iflası önlemek ve istihdamı korumak. Örneğin, Türkiye’de son yıllarda konkordato ilan eden birçok KOBİ, bu süreç sayesinde faaliyetlerini sürdürebilmiş ve çalışanlarını koruyabilmiştir.   Bağımsız denetimin rolü: Denetçi, şirketin mali durumunu tarafsız ve şeffaf bir şekilde ortaya koyar. Bu raporlar, konkordato başvurusunun gerçekçi ve güvenilir olmasını sağlar. Riskler doğru şekilde raporlanmazsa, sürecin güvenilirliği zedelenir ve alacaklıların onayı tehlikeye girer. Yani bağımsız denetim, sadece geçmişi doğrulamakla kalmaz; kriz anında da bir güven unsuru olarak şirketin geleceğini korur. Denetim sayesinde, hem alacaklılar hem yatırımcılar hem de şirket yönetimi bilinçli kararlar alabilir, iflas yerine yeniden yapılandırma ve sürdürülebilirlik sağlanabilir.   Tarihten Dersler Dünya ekonomisi bize defalarca önemli dersler verdi; denetim işlevini kaybettiğinde güvenin ve piyasanın nasıl sarsıldığını gösterdi.   BF Borgers – Sahte Denetim Belgeleriyle 500’ün Üzerinde Yanıltıcı Beyan ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC), BF Borgers ve sahibi Ben Borgers’i, 1.500’den fazla kamu şirketinin SEC dosyalarında sahte denetim belgeleri kullanarak finansal raporları onaylamakla suçladı. Denetim belgeleri, aslında hiç yapılmamış toplantıları ve incelemeleri içeriyor, bu da denetim süreçlerinin tamamen sahte olduğunu gösteriyor. Bu durum, yatırımcı güvenini ciddi şekilde sarstı ve denetim firmalarının sorumluluğunu gündeme getirdi. SEC+1Armstrong Teasdale LLP   Super Micro – EY’nin İstifası ve İç Kontrol Zafiyetleri ABD merkezli teknoloji firması Super Micro, 2024’te denetim firması EY’nin, şirketin iç kontrol sistemlerindeki zafiyetler ve şüpheli işlemler nedeniyle istifa etmesinin ardından büyük bir değer kaybı yaşadı. EY, şirketin yönetimi ve denetim komitesinin güvenilirliğinden şüphe ederek finansal raporların doğruluğunu sorguladı. Bu durum, şirketin piyasa değerinin bir günde 9 milyar dolar erimesine yol açtı. Barron’s+1   Stenn – Deloitte ve Azets’in Denetim Hataları Birleşik Krallık merkezli fintech şirketi Stenn, 2024’te iflas etti ve Deloitte ile Azets’in 2017, 2018, 2022 ve 2023 yıllarına ait denetimlerinin yetersiz olduğu gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. Şirketin finansal işlemleri, şüpheli ilişkiler ve kara para aklama iddiaları nedeniyle denetim firmalarının sorumluluğu sorgulandı. The Times   Lufax – PwC’nin Denetimden Çekilmesi ve EY’nin Yeniden Denetimi Çin merkezli finansal teknoloji şirketi Lufax, PwC’nin, şirketin denetim komitesinin bağımsızlığı ve ilişkili taraf işlemleri konusundaki endişeleri nedeniyle denetimden çekilmesinin ardından, EY’yi 2022 ve 2023 yıllarına ait finansal tablolarını yeniden denetlemek üzere görevlendirdi. Bağımsız bir soruşturma, şirketin kârlarını %15 oranında fazla bildirdiğini ortaya koydu. Financial Times   AmeriCorps – 2024 Mali Yılı Denetim Başarısızlığı ABD hükümetine bağlı AmeriCorps kurumu, 2024 mali yılı için denetim raporunu sunamadı. Bu durum, kurumun mali yönetimi ve denetim süreçlerindeki eksiklikleri gündeme getirdi ve kamu kaynaklarının etkin kullanımı konusunda soru işaretleri oluşturdu   Bu örnekler, denetim süreçlerindeki eksikliklerin denetim işlevini kaybettiğinde şirketlerin finansal sağlığını ve piyasa güvenini nasıl zedeleyebileceğini göstermektedir.   Denetim, sadece geçmişi raporlamakla kalmayıp, aynı zamanda geleceği güvence altına almak için kritik bir rol oynamaktadır.   Denetçinin Sessiz Rolü Denetçiler süper kahraman pelerini takmaz. Çoğu zaman kalın dosyaların arasında kaybolur, uzun geceler boyunca sayılar ve tablolarla boğuşur. Ama yaptıkları iş, ekonominin en kritik sigortasıdır. Çünkü denetçi, şirket ile toplum arasında görünmez bir güven köprüsü kurar ve finansal sistemin temel taşlarını korur: Yatırımcının sermayesi: Doğru denetim sayesinde yatırımcı, riskleri görebilir ve bilinçli kararlar alabilir. Bankaların açtığı krediler: Bankalar, denetim raporlarına dayanarak kredi verir; aksi takdirde likidite krizleri ve iflaslar yaşanabilir. Devletin vergi gelirleri: Denetim, vergi beyanlarının doğruluğunu teyit ederek kamu kaynaklarının korunmasını sağlar. Çalışanın… Okumaya devam et BAĞIMSIZ DENETİM: EKONOMİK GÜVENİN GÖRÜNMEZ SİGORTASI

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış

FİNANSAL KİRALAMA İŞLEMLERİNDE KDV ORANI

Şirketler, paranın zaman değerinin çok önemli olduğu şu dönemlerde, yatırım yaparken sermayelerini tek seferde bağlamak yerine daha farklı finansman yöntemlerini seçmektedirler. Finansal kiralama, bu noktada öne çıkarak işletmelere ihtiyaç duydukları varlıklara sahip olmadan, yalnızca kullanma hakkı karşılığında ödeme yapma imkânı tanır.   Şirketler, özellikle yüksek tutarlı makine, ekipman, taşıt alımlarında finansal kiralama yöntemini tercih etmektedirler ve yüksek maliyetli bir varlığı satın almak yerine kiralayarak hem nakit akışlarını korur hem de yatırım maliyetini uzun vadeye yayar. Bu yönüyle finansal kiralama, işletmelere krediye alternatif bir çözüm sunar ve nakit yönetiminde avantaj sağlar.   Finansal kiralama  işlemlerindeki     KDV      avantajı     ise    şöyle değerlendirilebilir. Finansal kiralama işlemi yapılmamış olsaydı; işletme, (teşvik belgesi olmadığı varsayımıyla) toplam bedel üzerinden peşin olarak KDV ödemek zorunda kalacaktı. Oysa finansal kiralama işlemlerinde KDV, kiralama bedelleri üzerinden taksitlendirilmiş şekilde ödenir. Ayrıca “Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın” 1 sayılı ekli listesinde bazı mal ve hizmetlerin KDV oranları %1 olarak belirlenmiştir.   1 sayılı listenin 16.bendi aynen şöyledir: “16- (2011/ 2604 sayılı BKK ile eklenen Yürürlük: 27 Aralık 2011) 3065 sayılı Katma Değer Vergisi Kanununun 13 üncü maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi uyarınca Yatırım Teşvik Belgesi sahibi mükelleflere belge kapsamındaki makine ve teçhizatın 3226 sayılı Finansal Kiralama Kanununa göre finansal kiralama şirketleri tarafından kiralanması,   Katma Değer Vergisi Genel Uygulama Tebliği’nin Finansal Kiralama Yoluyla Makine-Teçhizat Alımlarında Uygulama başlıklı II.B.5.3 bölümü ise aynen şöyledir: “6361 sayılı Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketleri Kanunu211, 2012/3305 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı212 eki Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Karar ile bu Kararın uygulanmasına ilişkin 2012/1 No.lu Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Kararın Uygulanmasına İlişkin Tebliğ uyarınca, finansal kiralama şirketleri aracılığıyla gerçekleştirilecek yatırımlar için finansal kiralama şirketi adına ayrı bir teşvik belgesi verilmeyecektir.   Bu belgeye istinaden, finansal kiralama şirketi, yatırımcının teşvik belgesi dikkate alınarak bu yatırım teşvik belgesi eki listede yer alan ve yatırımcıya kiralanacak olan makine ve teçhizatı Kanunun (13/d) maddesindeki istisna kapsamında temin edebilir. Finansal kiralama şirketinin bu kapsamda temin edeceği makine ve teçhizatı, ilgili mevzuat uyarınca kiracının kullanımına bırakması ise “teslim” hükmünde olmadığından genel esaslara göre KDV’ye tabidir.”   Yukarıda mevzuat hükümlerine yer verildiği üzere; teşvik belgesine sahip şirketler iktisap edecekleri iktisadi kıymetlerini finansal kiralama kapsamında kiraladıklarında, bu kiralama işlemleri %1 KDV ye tabi olacaktır. Kiralayan taraf olan leasing şirketi ise teşvik belgesine bağlı olarak KDV ödemeksizin iktisadi kıymeti iktisap edecektir.   Mal ve Hizmetlere Uygulanacak Katma Değer Vergisi Oranlarının Tespitine İlişkin Kararın 1 sayılı listesinin 17. Bendi yine finansal kiralama işlemleriyle ilgili olup, aynen şöyledir: 17- (2011/ 2604 sayılı BKK ile eklenen Yürürlük: 27 Aralık 2011) 20/12/2010 tarihli ve 2010/1180 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konulan İstatistik Pozisyonlarına Bölünmüş Türk Gümrük Tarife Cetvelinin; (Gümrük tarife istatistik pozisyonları belirtilen iktisadi kıymetler tablosu) gümrük tarife istatistik pozisyonlarında yer alan ve amortismana tabi iktisadi kıymet niteliği taşıyan makine ve cihazların (kullanılmış olanları iie aksam, parça, aksesuar ve teferruattan hariç) finansal kiralamaya konu olmak üzere, 3226 saydı Finansal Kiralama Kanununa göre finansal kiralama şirketlerine teslimi ve bu malların finansal kiralama şirketleri tarafından katma değer vergisi mükellefleri ile işlemleri katma değer vergisinden istisna edildiği için katma değer vergisi mükellefiyeti bulunmayan ancak kazançları bilanço esasına göre tespit edilen gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerine kiralanması ve teslimi,”   Buna göre; 17. bent hükmü gereğince finansal kiralamaya konu ilgili iktisadi kıymet; belirtilen gümrük tarife istatistik pozisyonlarında yer alıyorsa, kiralama şirketlerine teslimi ve bu malların finansal kiralama şirketleri tarafından tesliminde KDV oranı %1 olarak uygulanacaktır. Uygulamada sıkça karşılaşılan hatalardan birisi finansal kiralama işlemine konu iktisadi kıymetin her halükârda KDV oranın %1 olarak değerlendirilmesidir. Nitekim her finansal kiralama işleminde KDV oranı %1 uygulanmayacaktır.   Özetle; 1 sayılı listenin 16 ve 17. bent hükümlerini birlikte değerlendirdiğimizde, – 16.bende göre; teşvik belgesi sahibi mükellefler finansal kiralamaya konu iktisadi kıymeti kiraladıklarında, gümrük tarife istatistik pozisyonunun bir önemi olmayıp KDV oranı %1 olarak uygulanacaktır. – 17.bende göre; teşvik belgesinin olmadığı durumlarda; finansal kiralamaya konu iktisadi kıymetin finansal kiralama şirketi tarafından iktisabında ve finansal kiralama şirketi tarafından kiralanması işleminde, KDV oranının %1 olabilmesi için, iktisadi kıymetin kesinlikle karardaki gümrük tarife istatistik pozisyonunda olması gerekmektedir.   Gökhan Uslu Ortak, Vergi LinkedIn

Yayım tarihi
Makale olarak sınıflandırılmış